- en çok korktuğun şey ne?
bugünlerde havalar da aynı benim gibi. kalbimin ve aklımın kenarında duran parlak güneş bir anda kaybolup, yerini içimdeki gök gürültüleri ve şimşekle gözlerimin kenarlarından yanaklarıma akan ahmakıslatan alıyor. bazen insanlar soru sormaktan daha çok korkuyorlar, cevap vermektense. bazen bazı sorular, taslak mesajlarda, notlarda ve buruşturulmuş kâğıtlarda bekliyor. bazen gönderilmeyen mesajlar, mektuplar birikiyor. söylenmemiş, söylenmeyecek ve söylenemeyecek bazı cümleler, dilden akıp sol göğüs kafesinin içindeki acılar klasöründe saklanıyor. içeride çalışanlar beceriksizler arada, yanlış klasörleri açarlarsa benim şu hava durumu komple bozuyor.
- en çok korktuğun şey ne?
insanlar ikiye ayrılır. bu soruya cevap verenler ve veremeyenler. sahi cevap verenler nasıl “en’i seçer onca şeyin arasından? cevap veremeyenlerden olanı gördüm. bir insanı nasıl hayatıma alırım, ona karşı nasıl sevgi beslerim, nasıl onu kitaplarımın arasında saklamak isterim bilmiyorum. zira bilseydim, saklamamak, sevmemek ve hayatıma almamak konuları üzerinde yoğunlaşırdım. her insanın hayatıma girmesinden, sevmemden ve sahiplenmemden daha acı çektiğim bir konu varsa o da hayatımdaki değerini cümlelerime sığdıramayacağım insanların hayatlarında birkaç kelime ve ardıma eklenecek bir virgüllük yerimin olduğunu düşünmem veya bizzat görmem. acılarım bununla da bitmezken bir şekilde giderlerse, hangi gidiş acı vermez ki?
birkaç an vardır, hepsini siyah boyalarımla çizerim. eskiden çok yakın olduğun bir insanla artık bir şekilde aynı yakınlıkta olamaman ve bu durumun aklından hiç çıkmaması. eskiden çok şey paylaştığın bir insanla artık bir şeyler paylaşamaman, zor. eskiden iyi olduğun bir insanın artık seni eskisi kadar önemsemediğini, bazı şeylerin birkaç güzel kelimeden ibaret olduğunu düşünmen...
- suçluluk hissediyor musun?
bazı şeyleri sen engelledin. bazı şeylerden sen kaçtın. bazı şeyleri sen istemedin ve bazı şeyleri sen başaramadın. bazı şeyler olabilirdi belki, bazı şeyleri yaşayabilirdin ama bazı şeyleri yaşamadın. bazı şeyleri hala istiyorsun, hala acı çekiyorsun bazı şeyler için ve bazı şeyler yüzünden. bazı şeyler hakkında soramadığın onca soru yok ve sorular yokken cevapları nereden bulabilirsin ki…
- en çok korkt.. korktuğun şeyler?
bazı şeyler.
karanlığın içinde bilinç kayıpları, mercan renkli hayaller
s harfleri, yatık olanları dahil sekiz rakamları, sarı.
18 Aralık 2017 Pazartesi
12 Aralık 2017 Salı
bir varmış bir
yokmuş. iki varmış bir yokmuş. üç varmış beş yokmuş derken matematik
hesaplamaları yorulmuş. kuşlar uçmuş, mario kaybettiği prensesi bulmuş. ülkenin birinde,
bir kasaba bulunurmuş. gelmiş bir gün, bir oğlan doğmuş, babası yok annesi
ölmüş de, bu oğlan doğduğu andan beri odak noktası olmuş. öyle ki, ünü bırakın
o ülkenin padişahını, yan ülkelerin padişahlarına kadar ulaşmış. bu oğlan
gülümsediği fakire zenginlik, mutsuza mutluluk, evsize ev, ağaçsız dağlara
ağaç, susuz köylere dere eylermiş. hayalbazların hayalleri gerçekleşirmiş de
oğlan artık nasıl yapar bilinmez, herkese, hak etmeyeni de hisseder
gülümsemezmiş. padişah da ondan memnun ya, almış sarayına. yedirmiş de içirmiş.
kendi oğlu yok ya, kendi oğlu bilmiş. oğlan büyümüş de, bir hüzünlü büyümüş.
herkese mutluluk dağıtır da, bir türlü kendi mutlu olamazmış. hiç arkadaş
edinemezken, sarayın bahçesinde gezinirken bir gece; fark etmiş bir şeyler
kendisine bakıyor gökyüzünde. yıldızlarla ilk
tanışması da böyle oğlanın, hem arkadaşları hem yardımcıları olmuş. yıldızlar
bakar gökyüzünden kimin tebessüme ihtiyacı varsa bizim oğlana söyler, oğlan da
gider mutluluk dağıtırmış.
günler ayları,
aylar yılları kovalasın, padişah duyurmuş halka, oğlanın evlenme zamanı gelmiş;
hayırlı kısmetleri ertesi hafta saraya beklerlermiş. gün geçmiş, yan ülkelerin
prensesleri padişah babalarının zorlamalarıyla, diğerleri bin bir gizli
nedenlerle dizilmişler saray kapısına, birer birer çıkmışlar padişahla oğlanın
huzuruna. hepsi birbirinden güzel laf sıralamış, bir bir övmüşler kendilerini
de: yine de bizim oğlana beğendirememişler. gün geçmiş, gece
gelmiş. bizim oğlan yine bahçede, yıldızlarla konuşmaya başlamış. bu sefer
yıldızların cevap hazır ya: "bekliyor" demişler, oğlan anlamamış
önce. kim diye sorduğunda tüm yıldızlar toplanıp pencereden gökyüzünü seyreden
bir kız çizmişler gökyüzünde. oğlan inanır
yıldızlara, sabah olur olmaz dört bir yana bu kızın resmi dağılmış, bizim oğlan
atına atlamış diyar diyar gezmeye başlamış. az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, gittiği yerlere huzur
mutluluk vermiş, ama gel gelelim gittiği her yer bu kızı tanımadığını söylemiş.
bizim oğlan ümitsiz, yorgun. en sonunda bir köye ulaşmış. atıyla ilerlerken bir
dere kenarından, bir kız arkası dönük kendi kendine konuşmaktaymış. atından
inmiş sessizce, kızı dinlemeye başlamış: "ey güneş. git gökyüzünden. gece
olsun karanlıklar gelsin de, yıldızlar bana onu çizsin gökyüzünde. göremiyorum
ya onu, gökyüzüm yüzüyle aydınlansın, dokunamıyorum ya, bir yıldız kaysın,
dileğim o. ey güneş, sen ki kendini sevdiren, bir o kadar nefret ettiren. sen
git ve o gelsin yeniden, her gece olduğu ve her gece olacağı gibi.." kız
böyle konuşadursun, bizim oğlanın arkasında olduğunu bile fark etmemiş.
"duymuştum, gidememiştim. saraya huzuruna kızlar çağrılmış, kaç zaman
geçti. bulur biri de, mutlu mesut yaşıyorlardır şimdi. bense bu dere kenarında
yıldızları beklerim hala. ey dere! akıt sularını olduğu yere. balıkların haber
götürsün ona, rüzgar varlığımı essin suratına. ben burda halime yanarım ya, o
mutlu olsun bu yeter bana." oğlan anlamış, bu
kızın yıldızların çizdiği kız olduğunu. "ne derenin suyu, ne rüzgarın
hızı.. hiçbiri söylemedi seni bana. ben bilirim, kalbindi getiren beni
sana." kız bir anda arkasını dönüp gördüğünde o hayallerindeki yüzü, oğlan
hala konuşmaya devam ediyormuş: "öyle ki gecenin karanlığı da seni çizdi
bana, günler aylar geçirdim; seni bulmaya geldim. bu güne kadar herkesi mutlu
ederim de, bir şimdi gözlerine bakıp da mutlu olduğumu bilirim."
tamam, çok şey
etmeyelim, masalın devamı belli işte; bizim oğlan tutmuş kızın elinden
atlamışlar oğlanın atına, oğlanın aylarda kat ettiği yol bir gün olmuş sığmış
yollarına. varmışlar saraylarına, padişah babası, ülke halkı herkes bir memnun;
40 gün 40 gece düğün yapılmış. sonrasında ne mi olmuş?
geçen mutlu
yılları, dillere destan aşkları gitmiş bir gün. bir sabah saray halkı
uyandığında, oğlan ve kız sarayda değillermiş. dört bir yana haber salınmış,
görene bilene ödüller konulmuş. ama hiçbir yerde bulunamamışlar...
hala şunu
anlatırlar. kız karanlık, oğlan yıldız olup yükselmişler gökyüzüne. yıldız
kaydığında bizim oğlanın gülümsediği söylenir. bundandır ki yüzyıllardır
insanlar her yıldız kaydığında dileklerinin olacağını ümid ederek dilek
tutarlar. dilekleri insanlardan, gerçekleştirmesi bizim oğlandan. hak edene..
2014
masallar diyarından,
milyonlarcasından,
yalnızca bir tanesi
11 Aralık 2017 Pazartesi
"bulutlara
bastım" dedi kadın, "mutluluğu da gördüm hüznü de, coşkuyu da gördüm
korkuyu da..." adam sol kolunun üzerine kafasını yaslamış, sağ eliyle içki şişesini tutarken kadının sesiyle aniden irkildi. kafasını ağırlıkla
kaldırdığında kolunun izi alnında kırmızılık yaratmıştı. gözlerini kısarak
kadını görmeye çalıştı. "dibini gördüm" dedi sarhoş sesiyle,
"mutluluğu da gördüm hüznü de, coşkuyu da gördüm korkuyu da..." kadın
adamın karşısındaki sandalyeyi çekerken, garsona eliyle adamın içtiğinin
aynısından getirmesini anlattı. garson kafasıyla kadını onayladıktan sonra bara
doğru yöneldi. adamın rastgele hayali çizgilerle kafasına götürdüğü şişeyi
kadın tuttu nazikçe, "yeter" dedi kadın, "daha fazla" dedi
adam. garsonun getirdiği şişeyi aniden kafasına kaldırıp, nefes almadan içmeye
başladı kadın. "yeter" dedi adam, masanın üzerinden yorgunlukla
kadının elindeki şişeye yönelerek.. yumruk mezesi yaptı kadın, "daha
fazla" diye ekleyerek....
daha
fazla be daha fazla... daha fazla acı getir bana garson, daha fazla coşku, daha
fazla heyecan ve daha fazla hayal kırıklığı.... derler ki garson, her şeyin
fazlası zarar, her şeyin fazlası aynı.. her şeyin fazlasından getir bana, her
şeyin aynısından, aynasından gördüğüm hayatı duvarında çizerim, gökyüzünü deler
yıldızları silerim. silerim hüzünleri yerle bir eder romayı giderim. giderim
giderim hayallerden gelirim gerçeklerden...
....dedi adam
her cümlesinde değişen duygulara sahipti. bir cümlede elinde tuttuğu şişeyi
sağa ve sola sallıyordu, birinde dirseğini masaya dayayarak sol avucuyla yüzünü tutarken sağ eliyle şişeyle oynuyordu. garson, adamın bu haline şaşkınlıkla bakıp, kendisini çağırıyor olup olmadığını çözmeye çalışırken uzaklardan, kadın
sanki adamın hep bu halinde yanındaymış gibi sakinlikle, olağanlıkla
bekliyordu. adam sakinlikle kafasını tekrar masaya, kolunun üzerine koyduğunda
kadın aniden bağırmaya başladı: "daha fazla be daha fazla! bana daha fazla
göz gerek garson! daha fazla mutluluk, daha fazla korku! derler ki garson herşey kararında kar.. hiçbir şeyin azından
getir bana garson..." kadının başta güçlü, kuvvetli giden sesi zamanla
ninni tonlamasına, yumuşak bir dokunuşa dönüştü, iki kolunu masanın üzerinde
birleştirip çenesini kollarına dayadı kadın, hemen önündeki adamın kafasını kaldırmayışına konuştu: "bu ayyaş adamın sildiği yıldızları, ben yerine
ilmek ilmek işlerim..."
adam kafasını
yavaşça çevirdiğinde, masada, kollarının üzerinde duran iki yüzün arasında
sadece birkaç dakika kalmıştı. kadının yüzünde belli belirsiz bir gülümseme
vardı, adam kadının yüzüyle bu kadar yakın olunca irkildi, sandalyeye yaslandı.
halinden epey yorgun olduğu görülüyordu. bir süre kafasını tavana kaldırıp,
gözleri kapalı bekledikten sonra ayağa kalktı. üzerinde uçuk mavi bir gömlek
vardı, bir kısmı pantolonun içinde, buruşuk diğer kısmı dışarı çıkmıştı. arka
cebinden cüzdanını çıkardı, ayakta dururken sallanıyordu. hesabın ederinden
daha fazla para çıkardı, alkolün etkisiyle kısılan gözlerini açıp, parayı
yakından inceledikten sonra, işaret ve orta parmağıyla masaya fırlattı.
neredeyse, duruşunu hala bozmamış kadının suratına gelecekti, paranın masaya
düştüğü an kadın doğruldu. adam sallana sallana sokağa çıktı, kadın da
arkasından onu izliyordu. üzerindeki gömlek ütülüyken, elinde tutup omzundan
sallandırdığı ceketi üzerindeyken, saçları şimdiki gibi kabarık ve karışık
değilken ve ceketin cebinden bir kısmı sallanan kravatı takılıyken ve düzgün
yürüyorken adamı hayal etti kadın, hayale o kadar dalmıştı ki adamın önünde
durup, kadına bakıyor olduğunu sonradan fark etti. “nereye geliyorsun?” dedi
adam, “sen nereye gidersen oraya” dedi kadın. kadın, gözlerine derinden
bakıyorken, adamın aklından o anda milyonlarca düşünce geçiyordu, bu
düşüncelerden biri kadının neden onu takip ettiğiydi, eğer cevap vermez ve
yoluna devam ederse, kadının da sıkılıp yoluna gidebileceğini düşündü. bir
elini cebine sokarak, sokağın orasındaki hayali çizgide yürümeye çalışarak,
yoluna devam etti ancak düşüncesinden farklı bir şey oluyordu. kadın, adamı
dakikalarca takip etti. caddeler, ara sokaklar sonra, “evine git” dedi adam,
kadının hala arkasından geldiğini düşünerek. sesi boş sokakta yankılandı,
sokakta kendisinden başka ses yoktu. adımlarını durdurdu, bir ayağı havada
kaldı. kadının orada olup olmadığından emin olmak istedi, kadın orada yoktu.
irkilerek arkasına döndü. gözleri bir süre boş sokağı taradı. bir sağa, bir
sola döndü adam, kadını göremedi. bir anda omuzları düştü. kafasındaki ve
kanındaki alkolün etkisiyle bir hayal mi görmüştü? bir elinde tuttuğu ceketi
kolunun arasına sıkıştırarak, kafasını kaldırım taşlarına eğdi. adımları biraz
daha yavaş, biraz daha çaresizce, boş boş yürümeye devam ediyordu. sokağın köşesindeki binadan döndükten sonra,
birkaç adım karşısında kadını gördü. omuzları biraz daha yükseldi, kadın da
suratındaki o belirsiz gülümsemesiyle ona bakıyordu. adam kadından, kadın adamdan bekliyordu bir cümle kurmasını.
ikisi de birkaç uzun saniyelik bekleyişten sonra aynı anda küçük bir adım attılar,
bu tesadüfe ikisi de şaşırmıştı. “gidecek bir yerin yok, değil mi?” diye sordu
kadın, cevabını biliyordu. “benim de…” diye ekledi, adamın cevabını beklemeden.
“gelme benimle” dedi adam, tüm huysuzluğuyla. arkasını döndü, bir adım
atacakken kadın, sesiyle onu durdurdu. “seninle gelmemi istemiyor olsan, az
önce o sokağın ortasında nereye gittiğimi aramazdın saniyelerce.” adam anlamaya
çalıştığı şeylerle birlikte yürümeye başladı. kadın birkaç seri adımla adamın
yanına gelerek, onunla aynı adımlarla yürümeye başladı. “seni bu halinle
bırakacağımı sanıyorsan yanılıyorsun, seninle hiçbir yere giderim.” birkaç dakika sonra gün aydınlanmaya başladı,
birkaç sokak daha geçtikten sonra, deniz kenarında bir bankta yer buldular yan
yana.
adam vücudundaki
birkaç ağrıyla doğruldu yattığı banktan. başı ağrıyordu, bir eliyle kalkışıyla
zonklamaya başlayan alnını tuttu. bir eliyle de beline destek verdi. üzerinde
örtülü olan ceketi, kayarak yere düştü. önünden birçok insan bir sağa bir sola
geçiyordu, insanları fark edince gözlerini açtı, saatine baktı. neler olduğunu
hatırlamaya çalışıyorken kadın aklına geldi. etrafına bakındı hızla. yaşadığı
hiçbir şeyi, kadının cümlelerini unutmamıştı. en son hatırladığı şey muhabbet
ederlerken, kadının dizlerinde, saçlarını okşayarak uykuya kaldığıydı. ne
huzurlu bir uykuydu oysa, ne huzur dolu bir kadındı… gözleri bir süre
insanların arasından, durgun denizi izledi. güneşin ışıklarının sular
arasındaki parıldamasını izledi. yere düşen ceketini kaldırdı, iç ceplerini
kontrol ettikten sonra ufak bir defter çıkardı. ortalarına gelerek boş bir
sayfa açtı, birkaç satırla kadını yazdı: “bir hoşça kal’la birlikte geri
döneceğin saati söyleseydin, ben sonsuza kadar o saatte seni beklerdim.”
Nisan 2015
yarım kalan bir hikayenin günler sonra tamamlanması,
yıllar sonra yayınlanması ile.
10 Aralık 2017 Pazar
sesler. oldukça
kalabalık bir ortamda, ortamdaki insanların dünyadaki en büyük mutluluğu o anda
yaşıyorlarmış gibi gülüşmelerinden, dünyadaki en kötü insanlardanmış gibi
konuşmalarından, masalara sertçe bırakılan bardakların ve kazanmak için atılan
zarların sesleri haricinde hiçbir tanımlamaya ait olmayan ve hiçbir sıfatın
bulunmadığı sesler var etrafımda. etrafımda. hemen yanı başımda. öyle bir
varlık ki nefesini tam kulağımda hissediyorum. durmadan fısıldıyor bana.
durmadan bir şeyler anlatmak istiyor. istiyorlar. bir tane değiller üstelik,
birden fazlalar ve hepsi aynı yakınlıktan en derinlerime fısıldayıp duruyorlar.
duymamak diye bir olasılık yok. kulağımı ne kadar kapatsam da oradalar. etraf
karanlık. onlarca insan var bulunduğum bu yerde, çokça ışık ama hepsini siliyor
konuşanlar. sanki tamamen karanlıktayım, sanki aniden tüm dünyanın elektrikleri
kesiliyor ve güneşi eritiyorlar evrenden. aniden olduğum yerden alıp bir
arabaya hapsediyorlar beni. son hızda giden bir arabanın ön koltuğundayım,
arabayı kullanan ben değilim. arabanın camları oldukça karanlık, dağlık yolu
yalnızca yanıp sönen farlar aydınlatıyor. sürücü koltuğunda kimse yok. arabanın
freni bile yok üstelik. virajlara delicesine giriyor araba, üstelik her
virajı geçişinde olduğundan daha fazla hızlanıyor. araba hızlandıkça kulakları
sağır edici bir uğultu duyuluyor. ses git gide artıyor. gösterge panelinde
kilometre delicesine artmaya devam ediyor. nefes alışverişlerim koca bir yankı
şimdi. dar yollarda savruluyor araba, koltuğa kenetlenmiş olmama rağmen bir
sağa bir sola savrulup duruyorum. iliklerime kadar adrenalin pompalıyor
vücudum, korkuyu en derinlerimde hissediyorum. araba kendi kendine, aslında çok
büyük bir ustalıkla aşıyor yolları. yolun sonu yok. “önemli olan varacak yer
değil, yolda olmak” kalıplarımı yıkıyorum birer birer. kelime edecek halim yok,
emniyet kemerini arıyor bir elim, buluyorum, tam takacağım sırada biri çekiyor
sertçe. arabada kimse yok. camı açmaya çalışıyorum, yeniden kapanıyor. açmaya
çalıştıkça bir yerden sonra yeniden kilitlenip kapanıyor aniden. lastik
seslerini, lastik yanıklarını duyuyorum. hangi hızla gittiğimi bile bilmiyorum.
yalnızca saniyelerle artmaya devam eden bir hız, kayıp giden ağaçlar var orada.
çığlık bile atamayacak kadar kitleniyorum artık. gözlerim fal taşı gibi açık,
ağlamak diye de bir yöntem yok üstelik. “gözümü kırptığım an, öleceğim”
diyorum. asfalt yol bitiyor aniden, toprak taşlı bir yola giriyorum. yol
bozuldukça arabanın uğultusu insanı delirtecek seviyeye ulaşıyor. daha fazla
sarsılıyorum, daha fazla savruluyorum bir oraya bir buraya. bir anda arabanın
uzun farları açılıyor. inanılmaz bir parlaklık toprak yolun orada bittiğini,
tam karşımda çok sık dizilmiş ağaçlar olduğunu gösteriyor bana. arabanın artan
hızıyla birlikte yalnızca üç saniyem var. bir insanın bir şeyi anlaması ve
anladığı şey üzerinde harekete geçmesi arasında kaç saniye var sahi? o an,
aniden, kapının koluna yöneliyorum. bir şeyin koluma dokunduğunu hissediyorum,
kolumu çekmeye çalışıyor ama direniyorum. ilk defa gücüm, onların gücünü
yeniyor. kapının açılmasıyla yere atıyorum kendimi. büyük bir gürültü
duyuyorum. her yerim sürüklendiğim toprak yüzünden acıyor, her yerim vücuduma
batan taşlar yüzünden kanıyor. avuçlarım kesiklerle dolu, dirseklerimden
deriler kalkmış inanılmaz bir şiddetle yanıyor. bacaklarım düşmemin şiddetiyle
kırılmışçasına ağrıyor. öyle bir yangın ki şimdi, gözlerimi dahi açamıyorum. o
koskoca uğultu, yerini tiz bir sese bırakıyor. nefes alışverişlerim saniyeler
öncesi kadar hızlı değil, ağzımdan çıkan hava sanki kristalleşip buz kesiliyor
havada. ölüm şimdi bu kadar yakın. şimdi bu kadar, burada. aniden hiçbir ağrı,
sızı, yankı hissetmemeye başlıyorum ancak üzerimde tonlarca yük duruyormuş gibi
yorgunum. yavaşça araladıkça gözlerimin içine kırmızı ışık sızıyor. saniyeler
öncesinde içinde bulunduğum son hızla giden o araba, aniden aydınlattığı sık
ağaçların içinde birine çarpmış. ezilmiş, dağılmış, katlanmış bir şekilde bir
ağaçla bütün şimdi. arabanın önünden çıkan siyah dumanları ağaç dalları kavrıyor.
gökyüzünü göremeyecek noktadayım, nerede olduğum hakkında bir fikrim yok,
nerede oldukları hakkında da. o arabanın içinde öldüler mi yoksa benimle
birlikte aşağı mı atladılar? şu anda buradalar mı? bilmiyorum. kafamı yukarı
kaldırdığımda ağaç yaprakları dökülüyor üzerime, tüm ağaçlar çıplak kalıncaya
dek beni örtüyorlar. yanan, kanayan derime değiyor tüm yapraklar, değdikçe açık
yaralardan vücuduma sızıyor. yapraklar açıldığı andan daha fazla acı
verircesine girdikçe içime, yaralarım kapanıyor. iyileşmiyorum, bu bir ayine
hazırlık. önce en hafiften, ardından durmadan hızlanan o araba gibi en yükseğe
yeniden başlıyor fısıltılar. avuçlarımla kulaklarımı kapatmaya çalışıyorum,
susmuyorlar. olduğum yere diz çöküyorum bacaklarımın acımasına aldırmadan,
kendimi sıktıkça sıkıyorum. ağzım sonuna kadar açık, attığım her çığlık kendi
içime dönüp yankılanıyor ancak hiçbir yankı o fısıltıları bastırmıyor.
kapkaranlık bir yerde, sadece o arabanın kırmızı bir yanıp bir sönen
farlarıyla, tüm o fısıltılarla baş başayım şimdi.
fısıltıları susturmaya çalıştıkça arttıklarını fark
etsem de hala anlamamazlığa vuruyordum ve bu o fısıltılıların an an artmasına
sebep oluyordu. umursamıyordum, umursanmayacak kadar önemsiz miydi hayatım
yoksa ben umursamayacak kadar vaz mı geçmiştim. zirvedeyim, gözüm hep
zirvelerde ama orda da susturamıyorum fısıltıları, fısıltını. fısıltılara ara
ara kokun da karışıyor. aslında farkındayım bunlar beyninim bana bir oyunu.
beynim durmuyor ama…
saniyeler uzayıp yılları buluyor belki; aniden,
bunca fısıltıyı tek bir ses bastırabiliyor, bunca karanlık yalnızca iki çift
gözün gözlerimi bulmasıyla aydınlanıyor. kendimi sıktıkça gevşiyorum aniden,
korkudan ve sinirden titremeye başladıkça rahatladığımı hissediyorum. kollarım
o kadar güçlü kavramıyor artık kafamı, dişlerim o kadar acımıyor artık bağırmaya
çalışmaktan. nefes alışverişlerim düzene giriyor. sakinleşiyorum. kalp
atışlarım bile bir melodi gibi çalmaya başlıyor kulağıma, zihnim çok açık.
üzerimdeki ağaç dalları tatlı bir meltemle birer birer gökyüzünün yıldızlı
halini sunarken bana aniden fark ediyorum, tüm o içinde bulunduğum yolculuğu kendi
içimde gerçekleştirdiğimi… aslında düşman olduğum, korku duyduğum fısıltıların
kaynağı yine kendi içim ve arabanın saniyelerle durmadan artan hızıyla girdiği
her bir viraj kendi içimde hissettiğim her şey. iyileştiriyor gibi görünen ama
aslında yeni bir felakete daha hazırlayan, vücudumun derinliklerine giren o
yaprakların yazılarımın içine karışmış yazıların olduğunu; kulaklarımı sağır
edici, kafatasımı kemiren tüm o fısıltıların kendi içimdeki geçmiş, şuan ve
geleceğe dair düşünce tanecikleri olduğunu fark ediyorum sonra. son hızla
sürüklenişlerin ardından öylesine bir kaza ki, ardından yine kendi içime, yine
kendi fısıltılarımla savaşmaya başlıyorum. bazen ne yaparsa yapsın, insan
kaçamıyor kendinden; bazen de hiçbir şey olmadan kendisinden kaçıp sığınacak
bir çift göz bulabiliyor. insanın kendi seslerini bastırmaya kendisinin bile
gücü yetmiyor bazen; bazen de herhangi birinden tek bir harf yetiyor. her şey susuyor en
sonunda ve herkes, kendi fısıltılarıyla başbaşa kalıyor.
1 Aralık 2017 Cuma
günler geçer, yine kahrolası kış
gelir tüm yazların, sıcakların, yumuşak kumların üzerinde yalın ayak
koşmaların, gecenin bir yarısı ılık denize atlamaların, upuzun bir kumsalda
şezlonglar üzerinde yukarıdaki altın tozlarını sayarak uyuyakalmaların ardından.
gecenin sabaha yakın bir saati balkonunda oturup tatlı bir şarkı açmışken arka
plana ılık hava yanağını okşadığında ve sen henüz yeni doğmakta olan güneşin
yüzüne vuruşuyla ısınıyorken, elinde bir sigarayla sokak lambalarının sönüşünü
bekleme zamanları çoktan geçti. şimdi “belki aniden çıkar gelir” diye sokağın
başını, gelen arabaların farlarını takip edişine titreyen ellerinden düşen
sigara izmaritlerin eşik edecek. sen buz kesici o soğuktan titrediğini sanarken
aslında bunun nedeni karanlığa kurduğun cümleler, kuramadığın cümleler, içinde
kurulanlar ve kuruyanlar olacak. gökyüzünde yıldızları sayabildiğin, o çok
sevdiğin takımyıldızıyla dertleşebildiğin gecelere şükredecek; diğer günler seni
ısıtacağını sanarak omzuna attıkların aniden uçup düşecek yere, yüzüne vuran o
soğuğun tokadıyla kurumuş dudaklarının arasından o dumanı yağan yağmurların en
tepe noktasına, o gecenin siyahlığına karışmış bulutlara üflemeye çalışacaksın.
içkiler bile titremenin durmasına yardım etmeyecek. bazen öyle vazgeçemeyeceksin
ki balkonundan, saçların esen deli rüzgarla dağılacak balkonunda yalnız
olduğunu fısıldarken. o ince, ağlamaklı sesini bir tek gökyüzü duyacak, yağmur
damlalarıyla sarılacak sana. sırılsıklam olacaksın sonra. evden çıkıp sağanak
altında delice koşmak isteyeceksin. koşacaksın da. varacağın bir yer olmadan,
belki aklındaki tüm düşüncelerinden kurtularak, bu sefer büyük su
birintilerinin üzerinden büyük adımlarla geçmek yerine inadına gireceksin
içine. bir iki adımını o su birikintilerinde daha fazla ıslanmak için
harcayacaksın. saç tellerin yanaklarına yapışmışken akanların göz yaşların mı
yoksa gök yaşları mı olduğuna karar veremeyeceksin. toprak kokusu yüreğine dolacak, göğüs kafesini delecek belki şiddetle. dişlerin birbirine vuracak
sen üşürken, parmak uçların soğuktan yanmaya başlayacak. içindeki yangını
düşüneceksin sonra. patlamakta olan bir volkanı bir kova suyla söndürmeye
çalışmak yaptığın, hiçbir sağanak bastıramayacak.
oysa sevmezdin yağmurları, o'ysa severdi yağmurları.
bir cuma gecesi evinde oturup yalnızlıktan kırılan, hem yalnızlığı seven hem yalnızlıktan şikayet eden ve bunu kendinde anormallik olarak nitelendiren insanlardansa, sokaklarda kalabalıklar içinde yalnızlıktan; soğuktan değil üstelik içinde olan yangınlardan üşüyen, titreyen buna rağmen elinde bilgisayarı, kitabı mekan mekan gezen biri olmak insanı daha fazla normallikten uzaklaştırıyor.
oysa sevmezdin yağmurları, o'ysa severdi yağmurları.
bir cuma gecesi evinde oturup yalnızlıktan kırılan, hem yalnızlığı seven hem yalnızlıktan şikayet eden ve bunu kendinde anormallik olarak nitelendiren insanlardansa, sokaklarda kalabalıklar içinde yalnızlıktan; soğuktan değil üstelik içinde olan yangınlardan üşüyen, titreyen buna rağmen elinde bilgisayarı, kitabı mekan mekan gezen biri olmak insanı daha fazla normallikten uzaklaştırıyor.
30 Kasım 2017 Perşembe
gözlerimi
hafifçe aralayarak üzerimdeki battaniyeyi minik ellerimle ittirdiğimi
anımsıyorum. kulaklarım çıtırtı sesleriyle doluyor. henüz yeni aydınlanmakta
olan bir hava var, odanın genelini aydınlatan turuncu hareketli ışık farklı bir
elin perdeleri açmasıyla yerini beyaz buruk bir beyazlığa bırakıyor. kafamı
uzatıp bakıyorum, dışarısı bembeyaz bir örtüyle kaplı. yumuşak bir el okşuyor
saçlarımı, “uyan” diye fısıldayan bir sesin sahibi. sıcacık bir odanın içinde
uyanıyorum. o küçücük yüreğime huzur doluyor. sonra yavaşça yataktan
kalkıyorum. ayağımda rengarenk yünlerle örülü patiklerim var. yeleğimi giyip
oturuyorum sobanın hemen yanına, önce ayaklarımı dayıyorum demir gövdesine. en
iyi arkadaşım aynı zamanda, oturup konuşmaya başlıyorum onunla. bir günaydın
paylaşıyoruz, cümlelerime içerisinde düşen odunların sesleri cevap veriyor.hayatımın herhangibir alanında, herhangibir zamanında aniden kafamın içine, gözlerimin önüne düşen önemli veya önemsiz anılar topluluğu var. ne kadar batarsam dibe veya ne kadar çıkarsam üzerine, o anılar benim şuanıma huzur ve mutluluk kelimeleriyle yerleşiyor. çocukluğuma dair çok şeyi özlüyorum. aniden, bıçak gibi kesilen o döneme hala dönme, o dönemi yavaş yavaş, keyfini ala ala bitirme isteklerimle savaşıyorum hala. sadece bir soba, beni hala çocukluğuma çekme gücüne sahip kavramlardan sadece biri. soba öğretir. orada, uzaklarda duran kuvvetli bir kaynak vardır. dışarıda gökyüzü çocuklara olan hediyelerini kar olarak dağıtıyorken; o hediyeleri sevinçle kapmış, heyecanla kar topu oynamış, ayaklarında kat kat çorap olmasına ragmen parmakların ıslanmış, o kadar çok kalmışsın ki o soğuğun kucağında, burnunun ucu ve parmakların buz tutmuş, berenin dağıttığı saçların ıslanmış, dişlerin birbirine vuruyorken eve koşup sobanın yanına yanaştığında huzuru öğrenirsin. aniden tüm yorgunluğunu alır, tatlı bir mahmurluk çöker. kedi gibi kafanı gövdene, patilerini birbirine sararak sobanın yanında uyumak istersin. çok uzaklaşırsan daha çok titrer, çok yaklaşırsan yanarsın. "dokunma!" denmesine rağmen her çocuk dokunmuştur sobaya, yanmak da bir tecrübedir. "yanarsın!" diyenin sözüne güvenmeyi öğrenirsin. yediğin meyveler sonrası o portakal kabuğu sobanın üzerine konur, kokusu odaya yayılır ve henüz ısınmakta olan o soğuktan kızarmış burnuna dokunurken; atılmakta olan, artık bir gereği önemi olmayan bir şeyin bile küçük bir dokunuşunla nasıl yeniden önem kazanabileceğini gösterir, ki hayatta soyut örneği çok. birliktir. istediğin kadar çok oda olsun evde, evdeki herkes bir soba başında toplanır. müziktir, içindeki odunların çıtırtısı ayrı bir melodi verirken kulağına, ıslak ellerini sobanın üzerine sirkeleyerek yeni melodiler yarattığındır. gerçekten zahmetli olanın değerli olduğudur. kurması ayrı, yakacak toplaması ayrı, yakması ayrı, alevlendirmesi ayrı ellerdeyse yardımlaşmadır. yardımlaşmayı kıskanır ve o güçlü ellerin sahiplerini ilahlaştırırsın çocuk aklınla. ateşle tanışmandır, ateşi izleyerek uykuya dalışlarında hayallerini arttırırsın. her hareketi bir karakter olur aklında. babanı ellerinden ateş çıkaran dev bir süper kahramana benzetir, sobayı yaktığında sevinip boynuna atlarsın bir pelerine takılıp düşme korkusuyla, dikkatlice. ardından büyüyüp doğal gazlı, klimalı o evlerde bir başına kalıp çocukluğuna ait yazılar yazmaya başladığında sobaya sayfalar yettiremeyeceğini anlarsın. odalar soğuktur otuz derece bile olsa, portakal kabuklarını atmaya kıyamayıp bir kek yaparsın. ve aslolan hep sevgidir. aslında çocukluğuma dair en çok özlediğim, en büyük kavram sevgi. kimsenin senden bir çıkarı beklentisi olmadan, seni türlü entrika ve işlere bulaştırmadan, yalnızca nefes alışına bile her gece yeniden şükrederek, doğrularınla ve henüz öğrenmekte olduğun yeni yanlışlarınla -ki senden bir adım atmadan önce doğru mu yanlış mı olduğunu düşün bile demiyorlar ve bu seçim seni oldukça kör noktalara bile sürüklemiyordu- sadece seni sen olduğun için sevebilmeleri. sarılabilmeleri. her beklentin karşılandığı için diğer insanları beklentisizce karşılıksızca sevebilmen. hiçbir şey yapmadan öylece dursalar bile sevmeye devam etmen ve bu durumdan asla şikayet etmemen. çocukken sevgin, asla sönmeyecek bir soba gibi çünkü. ve sonunda, çocuk gibi sevebilmek ve çocuk gibi sevilmek kavramları dünyayı yönetsin!
29 Kasım 2017 Çarşamba
yıllar önce açıp, bir kaç yazı sonra zamanın unutulmalarına teslim ettiğim bir yer burası. sonra hayatın gidişatında ufak bir ışık tanesi bana "geri dön" dedi. döndüm. her şey yerli yerinde, üstelik bıraktığım gibi. hayatta çok az şey siz gittikten sonra, sizin bıraktığınız halinde bekler sizi. çünkü hayat ve çünkü zaman -adına her ne derseniz- güçlü bir değişme ve değiştirme gücü barındırıyor bünyesinde. su akıyor, debisi yüksek bir akarsu önüne ne çıkarsa alıp götürüyor. engel olabilen yok, zaten sistem o suyun akması üzerine kurulu. yıllar önce doğan bu bebeğe ismini verirken neden bu kelimeleri seçtiğimi hatırlamıyorum. anımsamaktan ziyade yeni bir anlam yaratıyorum şimdi. bu bir "yeniden" merhaba. sonu denize çıkan her yolun yolcusu
olarak ben, açık denizlerde saatlerini geçirebilen, suda uyuyup sudan
beslenebilen başka bir kavramı ad olarak belirleyemezdim uzun cümlelerimin toplamına.
kanat açıklığı iki metreyi geçen, on beş bin kilometre durmadan uçabilen, ancak
bir dağdan süzülerek uçmayı başarabilen, tek eşli deli bir kuş turu bu
albatros. içimden gelen bir rivayete
göre: çok eski çağlarda ufuk çizgisinin üzerinde süzülmekten başka bir şey
düşünmeyen, düşlerinde uçmaktan - uyanıkken rüzgara karşı durmaktan başka bir
şey bilmeyen bir insanmış albatros. bebekken ağlamasını dindirebilen tek şey
rüzgarın yüzüne dokunmasıymış. çocukluğu kollarını iki yana açarak uçsuz
bucaksız yeşil tepelerden aşağı koşmakla geçmiş. koşmaktan yorulduğunda
kenarına oturup ayaklarını salladığı, topladığı yaprakları rüzgara bırakıp
peşlerinden gitmeye can atarak seyrettiği denize doğru uzanan bir uçurum
varmış. bu uçurumun kenarına oturur, ufku seyreder, bir yandan da nereden
öğrendiğini hiç bilmediği şarkıları söylermiş. şarkıların müziği büyülü bir
rüzgar sesine benzermiş. sözlerini kimse anlamaz, ama ne zaman bir denizci bu
şarkılardan birini duysa yolculuğa çıkma isteği duyar, denize yelken açarmış.
kadim lisandaymış aslında sözler ve ufuktan, gökyüzünden, uçmaktan,
sonsuzluktan dem vururmuş şarkılar... bir gün bir ilkbahar başlangıcı sabahı,
uçurumuna yakın bir tepede sert bir rüzgarla uyanmış albatros. rüzgar denizden
çarpıyormuş yüzüne. bir şarkı mırıldandığını farketmiş albatros, uyanmadan önce
söylemeye başladığı bir şarkıyı mırıldanıyormuş. yüreğinde bir sıkışma
hissetmiş derin bir nefes aldığında rüzgardan. göğüs kafesine sığmayacak gibi
gelmiş rüzgar, ona rağmen yaşamasına yetmeyecek gibiymiş aldığı nefes...
doğumunda tepeye dikilen çınardan bir büyük yaprak kopmuş o anda. ve birden
bırakmış kendini yaprağın peşinden tepeden aşağı doğru. şarkısını duyup
irkilmiş kumsaldaki balıkçılar, ardından bir ok gibi fırladığını görmüşler
yaprağın peşi sıra albatrosun uçurumdan öteye... işte tam o anda denizden bir
dalga, gökyüzünden bir rüzgar birer el biçimini alıp sarmalamışlar albatrosu.
yüzünü ufuktan bir an bile çevirmemiş kolları kanat, gövdesi kuş bedenine
dönüşürken ve gözleri olduğu gibi kalmış albatrosun yüzünde. hep önüne, hep
ufka bakar biçimde. kimileri denizlerin efendisi - bulutlar kralı gibi
tanımlamalar yakıştırmış olsalar da, ne denizden ne gökten mesul olmayan,
özgürlüğün ta kendisidir o! uçmak özgürlük ise albatros özgürlüğün elle tutulur
hale gelmişidir. benim özgürlüğüm ise yazmak, onu bir albatros olarak şekillendiriyorum şimdi veya bir albatrosa yüklüyorum ne varsa. kişilerce cevabı merak edilen bir
soru var: insan neden yazar? beden dili, bakışlar, sözcükler, cümlelerdeki
vurgular hiç mi yetmez aklından geçenleri anlatmaya? yoksa sadece "söz
uçar yazı kalır" cümlesinin bir doğrultusu mudur bu da? ne zaman yazmaya
başladığımı bilmiyorum. ilkokulun ilk zamanlarında, henüz şiirle tanışmışken, minik şiirler yazdığımı hatırlıyorum. belki de o zamanlar yazdıklarıma şiir diyordum ama onlar bu kavramın yanından bile geçmiyordu emin değilim. zaman geçtikçe kalemimi nasıl
güçlendirdiğimin farkında değilim ama, o zamanlar ufak bir kız çocuğu için
değişik gelebilecek sıfatlar aldım. bir şeyler yazıyordum, yazdıklarımı ben
beğeniyordum, büyük bir topluluk vardı ve onlar da beğeniyordu! o zamanlar
hayal gibi gelen şeyler vardı. şiirlerim beğeniliyordu, sahneye çıkıyordum,
şiirimi okumamı istiyorlardı ve bir yığın insan beni alkışlıyordu. rüzgar beni
bu başarılarımı elde ettiğim yerden, okulumdan, doğup büyüdüğüm yerden biraz
daha güneye attıktan sonra şiirlerime ara verdim. neden bilmiyorum ama yeni bir
yer, yeni arkadaşlar, yeni yere bağlı olarak değişen günlük rutinlerin kalemime
ara vermeme neden olduğunu düşünüyorum. sonrasında biraz daha düz yazıya yaklaştım.
lise dönemlerimde yoğun aşk kokulu yazılar, masallar, mini hikayeler yazdım.
yazıyorum. ve hala kendimi anlatmaya çalışan yazılarımı biriktirmeye
çalışıyorum. "ölmeden önce yapılacaklar" listemin bir köşesinde bir
kitap çıkarmak var. ama o kitabın milyonların, binlerin veya en basitinden
birilerinin elinde dolanmasını hiç istemedim. peki buraya kadar her şey tamam
da, ben neden yazıyorum? doksan beş yılının ağustos ayından itibaren dünya
üzerinde yaşıyorum. okula, eve, çarşıya gidiyorum; gülüyorum ağlıyorum...
bunların toplamına "gerçek hayat" diyoruz ama ben bilinmeyen tarihten
beri sadece kendi içimde yarattığım bir dünyada da yaşıyorum. herkes kendi
dünyasında tanrıdır, ben de tanrısı olduğum bu hayali dünyaya sadece istediğim
kişileri alıp, istediğim hayatlar sürdürüyorum. bir sims oyunu mu kontrolün
bende olduğu? bir imparatorluk mu kralı olduğum? yoksa senaristi benim olduğum
bir film mi içimde yaşattığım? bu soruların hiç birine cevap veremem ama gerçek
dünya ve içimde yarattığım dünyam arasındaki bağlantıyı sadece kelimelerle
yapabildiğimi fark ettim. klavyemde, kalemimde kelimelerimle adeta
oyuncaklarımmış gibi oynarım. onları başka kelimelerle yan yana getirip, nasıl
etkileyici ve köprü görevli bir hal aldıklarını seyrederim. kelimelerin bir
ayna olması için uğraşırım. gerçek hayatta tam anlamıyla oynayamadığım
"gerçek ben"i yazılarda, kelimelerde içimden bir yerlerden, benim
dünyamdan gelen haliyle yansıtmayı seviyorum. üzüldüğümde daha iyi yazarım,
aşık olunca daha iyi yazarım. byron, iskoç bir yazar kendisi, "eğer kafamı boşaltmak için yazmazsam,
deliririm." demiş bir seferinde. hatta öyle ki, yazamadığı bir dönem
delirdiğini iddia etmiş (oysa işin gerçeği sadece frengi hastalığına
tutulmasıydı.) ve sevgili byron, çok haklıydın. yazmazsam, deliririm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



