18 Aralık 2017 Pazartesi

- en çok korktuğun şey ne?
bugünlerde havalar da aynı benim gibi. kalbimin ve aklımın kenarında duran parlak güneş bir anda kaybolup, yerini içimdeki gök gürültüleri ve şimşekle gözlerimin kenarlarından yanaklarıma akan ahmakıslatan alıyor. bazen insanlar soru sormaktan daha çok korkuyorlar,  cevap vermektense. bazen bazı sorular, taslak mesajlarda, notlarda ve buruşturulmuş kâğıtlarda bekliyor. bazen gönderilmeyen mesajlar, mektuplar birikiyor. söylenmemiş, söylenmeyecek ve söylenemeyecek bazı cümleler, dilden akıp sol göğüs kafesinin içindeki acılar klasöründe saklanıyor. içeride çalışanlar beceriksizler arada, yanlış klasörleri açarlarsa benim şu hava durumu komple bozuyor.
- en çok korktuğun şey ne?
insanlar ikiye ayrılır. bu soruya cevap verenler ve veremeyenler. sahi cevap verenler nasıl “en’i seçer onca şeyin arasından? cevap veremeyenlerden olanı gördüm. bir insanı nasıl hayatıma alırım, ona karşı nasıl sevgi beslerim, nasıl onu kitaplarımın arasında saklamak isterim bilmiyorum. zira bilseydim, saklamamak, sevmemek ve hayatıma almamak konuları üzerinde yoğunlaşırdım. her insanın hayatıma girmesinden, sevmemden ve sahiplenmemden daha acı çektiğim bir konu varsa o da hayatımdaki değerini cümlelerime sığdıramayacağım insanların hayatlarında birkaç kelime ve ardıma eklenecek bir virgüllük yerimin olduğunu düşünmem veya bizzat görmem. acılarım bununla da bitmezken bir şekilde giderlerse, hangi gidiş acı vermez ki?
birkaç an vardır, hepsini siyah boyalarımla çizerim. eskiden çok yakın olduğun bir insanla artık bir şekilde aynı yakınlıkta olamaman ve bu durumun aklından hiç çıkmaması. eskiden çok şey paylaştığın bir insanla artık bir şeyler paylaşamaman, zor. eskiden iyi olduğun bir insanın artık seni eskisi kadar önemsemediğini, bazı şeylerin birkaç güzel kelimeden ibaret olduğunu düşünmen...
- suçluluk hissediyor musun?
bazı şeyleri sen engelledin. bazı şeylerden sen kaçtın. bazı şeyleri sen istemedin ve bazı şeyleri sen başaramadın. bazı şeyler olabilirdi belki, bazı şeyleri yaşayabilirdin ama bazı şeyleri yaşamadın. bazı şeyleri hala istiyorsun, hala acı çekiyorsun bazı şeyler için ve bazı şeyler yüzünden. bazı şeyler hakkında soramadığın onca soru yok ve sorular yokken cevapları nereden bulabilirsin ki…
- en çok korkt.. korktuğun şeyler?

bazı şeyler.

12 Aralık 2017 Salı

bir varmış bir yokmuş. iki varmış bir yokmuş. üç varmış beş yokmuş derken matematik hesaplamaları yorulmuş. kuşlar uçmuş, mario kaybettiği prensesi bulmuş. ülkenin birinde, bir kasaba bulunurmuş. gelmiş bir gün, bir oğlan doğmuş, babası yok annesi ölmüş de, bu oğlan doğduğu andan beri odak noktası olmuş. öyle ki, ünü bırakın o ülkenin padişahını, yan ülkelerin padişahlarına kadar ulaşmış. bu oğlan gülümsediği fakire zenginlik, mutsuza mutluluk, evsize ev, ağaçsız dağlara ağaç, susuz köylere dere eylermiş. hayalbazların hayalleri gerçekleşirmiş de oğlan artık nasıl yapar bilinmez, herkese, hak etmeyeni de hisseder gülümsemezmiş. padişah da ondan memnun ya, almış sarayına. yedirmiş de içirmiş. kendi oğlu yok ya, kendi oğlu bilmiş. oğlan büyümüş de, bir hüzünlü büyümüş. herkese mutluluk dağıtır da, bir türlü kendi mutlu olamazmış. hiç arkadaş edinemezken, sarayın bahçesinde gezinirken bir gece; fark etmiş bir şeyler kendisine bakıyor gökyüzünde. yıldızlarla ilk tanışması da böyle oğlanın, hem arkadaşları hem yardımcıları olmuş. yıldızlar bakar gökyüzünden kimin tebessüme ihtiyacı varsa bizim oğlana söyler, oğlan da gider mutluluk dağıtırmış. 
    
günler ayları, aylar yılları kovalasın, padişah duyurmuş halka, oğlanın evlenme zamanı gelmiş; hayırlı kısmetleri ertesi hafta saraya beklerlermiş. gün geçmiş, yan ülkelerin prensesleri padişah babalarının zorlamalarıyla, diğerleri bin bir gizli nedenlerle dizilmişler saray kapısına, birer birer çıkmışlar padişahla oğlanın huzuruna. hepsi birbirinden güzel laf sıralamış, bir bir övmüşler kendilerini de: yine de bizim oğlana beğendirememişler. gün geçmiş, gece gelmiş. bizim oğlan yine bahçede, yıldızlarla konuşmaya başlamış. bu sefer yıldızların cevap hazır ya: "bekliyor" demişler, oğlan anlamamış önce. kim diye sorduğunda tüm yıldızlar toplanıp pencereden gökyüzünü seyreden bir kız çizmişler gökyüzünde. oğlan inanır yıldızlara, sabah olur olmaz dört bir yana bu kızın resmi dağılmış, bizim oğlan atına atlamış diyar diyar gezmeye başlamış. az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, gittiği yerlere huzur mutluluk vermiş, ama gel gelelim gittiği her yer bu kızı tanımadığını söylemiş. bizim oğlan ümitsiz, yorgun. en sonunda bir köye ulaşmış. atıyla ilerlerken bir dere kenarından, bir kız arkası dönük kendi kendine konuşmaktaymış. atından inmiş sessizce, kızı dinlemeye başlamış: "ey güneş. git gökyüzünden. gece olsun karanlıklar gelsin de, yıldızlar bana onu çizsin gökyüzünde. göremiyorum ya onu, gökyüzüm yüzüyle aydınlansın, dokunamıyorum ya, bir yıldız kaysın, dileğim o. ey güneş, sen ki kendini sevdiren, bir o kadar nefret ettiren. sen git ve o gelsin yeniden, her gece olduğu ve her gece olacağı gibi.." kız böyle konuşadursun, bizim oğlanın arkasında olduğunu bile fark etmemiş. "duymuştum, gidememiştim. saraya huzuruna kızlar çağrılmış, kaç zaman geçti. bulur biri de, mutlu mesut yaşıyorlardır şimdi. bense bu dere kenarında yıldızları beklerim hala. ey dere! akıt sularını olduğu yere. balıkların haber götürsün ona, rüzgar varlığımı essin suratına. ben burda halime yanarım ya, o mutlu olsun bu yeter bana." oğlan anlamış, bu kızın yıldızların çizdiği kız olduğunu. "ne derenin suyu, ne rüzgarın hızı.. hiçbiri söylemedi seni bana. ben bilirim, kalbindi getiren beni sana." kız bir anda arkasını dönüp gördüğünde o hayallerindeki yüzü, oğlan hala konuşmaya devam ediyormuş: "öyle ki gecenin karanlığı da seni çizdi bana, günler aylar geçirdim; seni bulmaya geldim. bu güne kadar herkesi mutlu ederim de, bir şimdi gözlerine bakıp da mutlu olduğumu bilirim." 
   
tamam, çok şey etmeyelim, masalın devamı belli işte; bizim oğlan tutmuş kızın elinden atlamışlar oğlanın atına, oğlanın aylarda kat ettiği yol bir gün olmuş sığmış yollarına. varmışlar saraylarına, padişah babası, ülke halkı herkes bir memnun; 40 gün 40 gece düğün yapılmış. sonrasında ne mi olmuş?
   
geçen mutlu yılları, dillere destan aşkları gitmiş bir gün. bir sabah saray halkı uyandığında, oğlan ve kız sarayda değillermiş. dört bir yana haber salınmış, görene bilene ödüller konulmuş. ama hiçbir yerde bulunamamışlar...
    
hala şunu anlatırlar. kız karanlık, oğlan yıldız olup yükselmişler gökyüzüne. yıldız kaydığında bizim oğlanın gülümsediği söylenir. bundandır ki yüzyıllardır insanlar her yıldız kaydığında dileklerinin olacağını ümid ederek dilek tutarlar. dilekleri insanlardan, gerçekleştirmesi bizim oğlandan. hak edene..

2014
masallar diyarından,
milyonlarcasından,
yalnızca bir tanesi

11 Aralık 2017 Pazartesi

"bulutlara bastım" dedi kadın, "mutluluğu da gördüm hüznü de, coşkuyu da gördüm korkuyu da..." adam sol kolunun üzerine kafasını yaslamış, sağ eliyle içki şişesini tutarken kadının sesiyle aniden irkildi. kafasını ağırlıkla kaldırdığında kolunun izi alnında kırmızılık yaratmıştı. gözlerini kısarak kadını görmeye çalıştı. "dibini gördüm" dedi sarhoş sesiyle, "mutluluğu da gördüm hüznü de, coşkuyu da gördüm korkuyu da..." kadın adamın karşısındaki sandalyeyi çekerken, garsona eliyle adamın içtiğinin aynısından getirmesini anlattı. garson kafasıyla kadını onayladıktan sonra bara doğru yöneldi. adamın rastgele hayali çizgilerle kafasına götürdüğü şişeyi kadın tuttu nazikçe, "yeter" dedi kadın, "daha fazla" dedi adam. garsonun getirdiği şişeyi aniden kafasına kaldırıp, nefes almadan içmeye başladı kadın. "yeter" dedi adam, masanın üzerinden yorgunlukla kadının elindeki şişeye yönelerek.. yumruk mezesi yaptı kadın, "daha fazla" diye ekleyerek....
  
daha fazla be daha fazla... daha fazla acı getir bana garson, daha fazla coşku, daha fazla heyecan ve daha fazla hayal kırıklığı.... derler ki garson, her şeyin fazlası zarar, her şeyin fazlası aynı.. her şeyin fazlasından getir bana, her şeyin aynısından, aynasından gördüğüm hayatı duvarında çizerim, gökyüzünü deler yıldızları silerim. silerim hüzünleri yerle bir eder romayı giderim. giderim giderim hayallerden gelirim gerçeklerden...
   
....dedi adam her cümlesinde değişen duygulara sahipti. bir cümlede elinde tuttuğu şişeyi sağa ve sola sallıyordu, birinde dirseğini masaya dayayarak sol avucuyla yüzünü tutarken sağ eliyle şişeyle oynuyordu. garson, adamın bu haline şaşkınlıkla bakıp, kendisini çağırıyor olup olmadığını çözmeye çalışırken uzaklardan, kadın sanki adamın hep bu halinde yanındaymış gibi sakinlikle, olağanlıkla bekliyordu. adam sakinlikle kafasını tekrar masaya, kolunun üzerine koyduğunda kadın aniden bağırmaya başladı: "daha fazla be daha fazla! bana daha fazla göz gerek garson! daha fazla mutluluk, daha fazla korku! derler ki  garson herşey kararında kar.. hiçbir şeyin azından getir bana garson..." kadının başta güçlü, kuvvetli giden sesi zamanla ninni tonlamasına, yumuşak bir dokunuşa dönüştü, iki kolunu masanın üzerinde birleştirip çenesini kollarına dayadı kadın, hemen önündeki adamın kafasını kaldırmayışına konuştu: "bu ayyaş adamın sildiği yıldızları, ben yerine ilmek ilmek işlerim..."
  
adam kafasını yavaşça çevirdiğinde, masada, kollarının üzerinde duran iki yüzün arasında sadece birkaç dakika kalmıştı. kadının yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı, adam kadının yüzüyle bu kadar yakın olunca irkildi, sandalyeye yaslandı. halinden epey yorgun olduğu görülüyordu. bir süre kafasını tavana kaldırıp, gözleri kapalı bekledikten sonra ayağa kalktı. üzerinde uçuk mavi bir gömlek vardı, bir kısmı pantolonun içinde, buruşuk diğer kısmı dışarı çıkmıştı. arka cebinden cüzdanını çıkardı, ayakta dururken sallanıyordu. hesabın ederinden daha fazla para çıkardı, alkolün etkisiyle kısılan gözlerini açıp, parayı yakından inceledikten sonra, işaret ve orta parmağıyla masaya fırlattı. neredeyse, duruşunu hala bozmamış kadının suratına gelecekti, paranın masaya düştüğü an kadın doğruldu. adam sallana sallana sokağa çıktı, kadın da arkasından onu izliyordu. üzerindeki gömlek ütülüyken, elinde tutup omzundan sallandırdığı ceketi üzerindeyken, saçları şimdiki gibi kabarık ve karışık değilken ve ceketin cebinden bir kısmı sallanan kravatı takılıyken ve düzgün yürüyorken adamı hayal etti kadın, hayale o kadar dalmıştı ki adamın önünde durup, kadına bakıyor olduğunu sonradan fark etti. “nereye geliyorsun?” dedi adam, “sen nereye gidersen oraya” dedi kadın. kadın, gözlerine derinden bakıyorken, adamın aklından o anda milyonlarca düşünce geçiyordu, bu düşüncelerden biri kadının neden onu takip ettiğiydi, eğer cevap vermez ve yoluna devam ederse, kadının da sıkılıp yoluna gidebileceğini düşündü. bir elini cebine sokarak, sokağın orasındaki hayali çizgide yürümeye çalışarak, yoluna devam etti ancak düşüncesinden farklı bir şey oluyordu. kadın, adamı dakikalarca takip etti. caddeler, ara sokaklar sonra, “evine git” dedi adam, kadının hala arkasından geldiğini düşünerek. sesi boş sokakta yankılandı, sokakta kendisinden başka ses yoktu. adımlarını durdurdu, bir ayağı havada kaldı. kadının orada olup olmadığından emin olmak istedi, kadın orada yoktu. irkilerek arkasına döndü. gözleri bir süre boş sokağı taradı. bir sağa, bir sola döndü adam, kadını göremedi. bir anda omuzları düştü. kafasındaki ve kanındaki alkolün etkisiyle bir hayal mi görmüştü? bir elinde tuttuğu ceketi kolunun arasına sıkıştırarak, kafasını kaldırım taşlarına eğdi. adımları biraz daha yavaş, biraz daha çaresizce, boş boş yürümeye devam ediyordu.  sokağın köşesindeki binadan döndükten sonra, birkaç adım karşısında kadını gördü. omuzları biraz daha yükseldi, kadın da suratındaki o belirsiz gülümsemesiyle ona bakıyordu. adam kadından,  kadın adamdan bekliyordu bir cümle kurmasını. ikisi de birkaç uzun saniyelik bekleyişten sonra aynı anda küçük bir adım attılar, bu tesadüfe ikisi de şaşırmıştı. “gidecek bir yerin yok, değil mi?” diye sordu kadın, cevabını biliyordu. “benim de…” diye ekledi, adamın cevabını beklemeden. “gelme benimle” dedi adam, tüm huysuzluğuyla. arkasını döndü, bir adım atacakken kadın, sesiyle onu durdurdu. “seninle gelmemi istemiyor olsan, az önce o sokağın ortasında nereye gittiğimi aramazdın saniyelerce.” adam anlamaya çalıştığı şeylerle birlikte yürümeye başladı. kadın birkaç seri adımla adamın yanına gelerek, onunla aynı adımlarla yürümeye başladı. “seni bu halinle bırakacağımı sanıyorsan yanılıyorsun, seninle hiçbir yere giderim.”  birkaç dakika sonra gün aydınlanmaya başladı, birkaç sokak daha geçtikten sonra, deniz kenarında bir bankta yer buldular yan yana. 
         
adam vücudundaki birkaç ağrıyla doğruldu yattığı banktan. başı ağrıyordu, bir eliyle kalkışıyla zonklamaya başlayan alnını tuttu. bir eliyle de beline destek verdi. üzerinde örtülü olan ceketi, kayarak yere düştü. önünden birçok insan bir sağa bir sola geçiyordu, insanları fark edince gözlerini açtı, saatine baktı. neler olduğunu hatırlamaya çalışıyorken kadın aklına geldi. etrafına bakındı hızla. yaşadığı hiçbir şeyi, kadının cümlelerini unutmamıştı. en son hatırladığı şey muhabbet ederlerken, kadının dizlerinde, saçlarını okşayarak uykuya kaldığıydı. ne huzurlu bir uykuydu oysa, ne huzur dolu bir kadındı… gözleri bir süre insanların arasından, durgun denizi izledi. güneşin ışıklarının sular arasındaki parıldamasını izledi. yere düşen ceketini kaldırdı, iç ceplerini kontrol ettikten sonra ufak bir defter çıkardı. ortalarına gelerek boş bir sayfa açtı, birkaç satırla kadını yazdı: “bir hoşça kal’la birlikte geri döneceğin saati söyleseydin, ben sonsuza kadar o saatte seni beklerdim.” 

Nisan 2015
yarım kalan bir hikayenin günler sonra tamamlanması, 
yıllar sonra yayınlanması ile.

10 Aralık 2017 Pazar

sesler. oldukça kalabalık bir ortamda, ortamdaki insanların dünyadaki en büyük mutluluğu o anda yaşıyorlarmış gibi gülüşmelerinden, dünyadaki en kötü insanlardanmış gibi konuşmalarından, masalara sertçe bırakılan bardakların ve kazanmak için atılan zarların sesleri haricinde hiçbir tanımlamaya ait olmayan ve hiçbir sıfatın bulunmadığı sesler var etrafımda. etrafımda. hemen yanı başımda. öyle bir varlık ki nefesini tam kulağımda hissediyorum. durmadan fısıldıyor bana. durmadan bir şeyler anlatmak istiyor. istiyorlar. bir tane değiller üstelik, birden fazlalar ve hepsi aynı yakınlıktan en derinlerime fısıldayıp duruyorlar. duymamak diye bir olasılık yok. kulağımı ne kadar kapatsam da oradalar. etraf karanlık. onlarca insan var bulunduğum bu yerde, çokça ışık ama hepsini siliyor konuşanlar. sanki tamamen karanlıktayım, sanki aniden tüm dünyanın elektrikleri kesiliyor ve güneşi eritiyorlar evrenden. aniden olduğum yerden alıp bir arabaya hapsediyorlar beni. son hızda giden bir arabanın ön koltuğundayım, arabayı kullanan ben değilim. arabanın camları oldukça karanlık, dağlık yolu yalnızca yanıp sönen farlar aydınlatıyor. sürücü koltuğunda kimse yok. arabanın freni bile yok üstelik.  virajlara delicesine giriyor araba, üstelik her virajı geçişinde olduğundan daha fazla hızlanıyor. araba hızlandıkça kulakları sağır edici bir uğultu duyuluyor. ses git gide artıyor. gösterge panelinde kilometre delicesine artmaya devam ediyor. nefes alışverişlerim koca bir yankı şimdi. dar yollarda savruluyor araba, koltuğa kenetlenmiş olmama rağmen bir sağa bir sola savrulup duruyorum. iliklerime kadar adrenalin pompalıyor vücudum, korkuyu en derinlerimde hissediyorum. araba kendi kendine, aslında çok büyük bir ustalıkla aşıyor yolları. yolun sonu yok. “önemli olan varacak yer değil, yolda olmak” kalıplarımı yıkıyorum birer birer. kelime edecek halim yok, emniyet kemerini arıyor bir elim, buluyorum, tam takacağım sırada biri çekiyor sertçe. arabada kimse yok. camı açmaya çalışıyorum, yeniden kapanıyor. açmaya çalıştıkça bir yerden sonra yeniden kilitlenip kapanıyor aniden. lastik seslerini, lastik yanıklarını duyuyorum. hangi hızla gittiğimi bile bilmiyorum. yalnızca saniyelerle artmaya devam eden bir hız, kayıp giden ağaçlar var orada. çığlık bile atamayacak kadar kitleniyorum artık. gözlerim fal taşı gibi açık, ağlamak diye de bir yöntem yok üstelik. “gözümü kırptığım an, öleceğim” diyorum. asfalt yol bitiyor aniden, toprak taşlı bir yola giriyorum. yol bozuldukça arabanın uğultusu insanı delirtecek seviyeye ulaşıyor. daha fazla sarsılıyorum, daha fazla savruluyorum bir oraya bir buraya. bir anda arabanın uzun farları açılıyor. inanılmaz bir parlaklık toprak yolun orada bittiğini, tam karşımda çok sık dizilmiş ağaçlar olduğunu gösteriyor bana. arabanın artan hızıyla birlikte yalnızca üç saniyem var. bir insanın bir şeyi anlaması ve anladığı şey üzerinde harekete geçmesi arasında kaç saniye var sahi? o an, aniden, kapının koluna yöneliyorum. bir şeyin koluma dokunduğunu hissediyorum, kolumu çekmeye çalışıyor ama direniyorum. ilk defa gücüm, onların gücünü yeniyor. kapının açılmasıyla yere atıyorum kendimi. büyük bir gürültü duyuyorum. her yerim sürüklendiğim toprak yüzünden acıyor, her yerim vücuduma batan taşlar yüzünden kanıyor. avuçlarım kesiklerle dolu, dirseklerimden deriler kalkmış inanılmaz bir şiddetle yanıyor. bacaklarım düşmemin şiddetiyle kırılmışçasına ağrıyor. öyle bir yangın ki şimdi, gözlerimi dahi açamıyorum. o koskoca uğultu, yerini tiz bir sese bırakıyor. nefes alışverişlerim saniyeler öncesi kadar hızlı değil, ağzımdan çıkan hava sanki kristalleşip buz kesiliyor havada. ölüm şimdi bu kadar yakın. şimdi bu kadar, burada. aniden hiçbir ağrı, sızı, yankı hissetmemeye başlıyorum ancak üzerimde tonlarca yük duruyormuş gibi yorgunum. yavaşça araladıkça gözlerimin içine kırmızı ışık sızıyor. saniyeler öncesinde içinde bulunduğum son hızla giden o araba, aniden aydınlattığı sık ağaçların içinde birine çarpmış. ezilmiş, dağılmış, katlanmış bir şekilde bir ağaçla bütün şimdi. arabanın önünden çıkan siyah dumanları ağaç dalları kavrıyor. gökyüzünü göremeyecek noktadayım, nerede olduğum hakkında bir fikrim yok, nerede oldukları hakkında da. o arabanın içinde öldüler mi yoksa benimle birlikte aşağı mı atladılar? şu anda buradalar mı? bilmiyorum. kafamı yukarı kaldırdığımda ağaç yaprakları dökülüyor üzerime, tüm ağaçlar çıplak kalıncaya dek beni örtüyorlar. yanan, kanayan derime değiyor tüm yapraklar, değdikçe açık yaralardan vücuduma sızıyor. yapraklar açıldığı andan daha fazla acı verircesine girdikçe içime, yaralarım kapanıyor. iyileşmiyorum, bu bir ayine hazırlık. önce en hafiften, ardından durmadan hızlanan o araba gibi en yükseğe yeniden başlıyor fısıltılar. avuçlarımla kulaklarımı kapatmaya çalışıyorum, susmuyorlar. olduğum yere diz çöküyorum bacaklarımın acımasına aldırmadan, kendimi sıktıkça sıkıyorum. ağzım sonuna kadar açık, attığım her çığlık kendi içime dönüp yankılanıyor ancak hiçbir yankı o fısıltıları bastırmıyor. kapkaranlık bir yerde, sadece o arabanın kırmızı bir yanıp bir sönen farlarıyla, tüm o fısıltılarla baş başayım şimdi.

fısıltıları susturmaya çalıştıkça arttıklarını fark etsem de hala anlamamazlığa vuruyordum ve bu o fısıltılıların an an artmasına sebep oluyordu. umursamıyordum, umursanmayacak kadar önemsiz miydi hayatım yoksa ben umursamayacak kadar vaz mı geçmiştim. zirvedeyim, gözüm hep zirvelerde ama orda da susturamıyorum fısıltıları, fısıltını. fısıltılara ara ara kokun da karışıyor. aslında farkındayım bunlar beyninim bana bir oyunu. beynim durmuyor ama…

saniyeler uzayıp yılları buluyor belki; aniden, bunca fısıltıyı tek bir ses bastırabiliyor, bunca karanlık yalnızca iki çift gözün gözlerimi bulmasıyla aydınlanıyor. kendimi sıktıkça gevşiyorum aniden, korkudan ve sinirden titremeye başladıkça rahatladığımı hissediyorum. kollarım o kadar güçlü kavramıyor artık kafamı, dişlerim o kadar acımıyor artık bağırmaya çalışmaktan. nefes alışverişlerim düzene giriyor. sakinleşiyorum. kalp atışlarım bile bir melodi gibi çalmaya başlıyor kulağıma, zihnim çok açık. üzerimdeki ağaç dalları tatlı bir meltemle birer birer gökyüzünün yıldızlı halini sunarken bana aniden fark ediyorum, tüm o içinde bulunduğum yolculuğu kendi içimde gerçekleştirdiğimi… aslında düşman olduğum, korku duyduğum fısıltıların kaynağı yine kendi içim ve arabanın saniyelerle durmadan artan hızıyla girdiği her bir viraj kendi içimde hissettiğim her şey. iyileştiriyor gibi görünen ama aslında yeni bir felakete daha hazırlayan, vücudumun derinliklerine giren o yaprakların yazılarımın içine karışmış yazıların olduğunu; kulaklarımı sağır edici, kafatasımı kemiren tüm o fısıltıların kendi içimdeki geçmiş, şuan ve geleceğe dair düşünce tanecikleri olduğunu fark ediyorum sonra. son hızla sürüklenişlerin ardından öylesine bir kaza ki, ardından yine kendi içime, yine kendi fısıltılarımla savaşmaya başlıyorum. bazen ne yaparsa yapsın, insan kaçamıyor kendinden; bazen de hiçbir şey olmadan kendisinden kaçıp sığınacak bir çift göz bulabiliyor. insanın kendi seslerini bastırmaya kendisinin bile gücü yetmiyor bazen; bazen de herhangi birinden tek bir harf yetiyor. her şey susuyor en sonunda ve herkes,  kendi fısıltılarıyla başbaşa kalıyor.

1 Aralık 2017 Cuma

günler geçer, yine kahrolası kış gelir tüm yazların, sıcakların, yumuşak kumların üzerinde yalın ayak koşmaların, gecenin bir yarısı ılık denize atlamaların, upuzun bir kumsalda şezlonglar üzerinde yukarıdaki altın tozlarını sayarak uyuyakalmaların ardından. gecenin sabaha yakın bir saati balkonunda oturup tatlı bir şarkı açmışken arka plana ılık hava yanağını okşadığında ve sen henüz yeni doğmakta olan güneşin yüzüne vuruşuyla ısınıyorken, elinde bir sigarayla sokak lambalarının sönüşünü bekleme zamanları çoktan geçti. şimdi “belki aniden çıkar gelir” diye sokağın başını, gelen arabaların farlarını takip edişine titreyen ellerinden düşen sigara izmaritlerin eşik edecek. sen buz kesici o soğuktan titrediğini sanarken aslında bunun nedeni karanlığa kurduğun cümleler, kuramadığın cümleler, içinde kurulanlar ve kuruyanlar olacak. gökyüzünde yıldızları sayabildiğin, o çok sevdiğin takımyıldızıyla dertleşebildiğin gecelere şükredecek; diğer günler seni ısıtacağını sanarak omzuna attıkların aniden uçup düşecek yere, yüzüne vuran o soğuğun tokadıyla kurumuş dudaklarının arasından o dumanı yağan yağmurların en tepe noktasına, o gecenin siyahlığına karışmış bulutlara üflemeye çalışacaksın. içkiler bile titremenin durmasına yardım etmeyecek. bazen öyle vazgeçemeyeceksin ki balkonundan, saçların esen deli rüzgarla dağılacak balkonunda yalnız olduğunu fısıldarken. o ince, ağlamaklı sesini bir tek gökyüzü duyacak, yağmur damlalarıyla sarılacak sana. sırılsıklam olacaksın sonra. evden çıkıp sağanak altında delice koşmak isteyeceksin. koşacaksın da. varacağın bir yer olmadan, belki aklındaki tüm düşüncelerinden kurtularak, bu sefer büyük su birintilerinin üzerinden büyük adımlarla geçmek yerine inadına gireceksin içine. bir iki adımını o su birikintilerinde daha fazla ıslanmak için harcayacaksın. saç tellerin yanaklarına yapışmışken akanların göz yaşların mı yoksa gök yaşları mı olduğuna karar veremeyeceksin. toprak kokusu yüreğine dolacak, göğüs kafesini delecek  belki şiddetle. dişlerin birbirine vuracak sen üşürken, parmak uçların soğuktan yanmaya başlayacak. içindeki yangını düşüneceksin sonra. patlamakta olan bir volkanı bir kova suyla söndürmeye çalışmak yaptığın, hiçbir sağanak bastıramayacak.
oysa sevmezdin yağmurları, o'ysa severdi yağmurları. 

bir cuma gecesi evinde oturup yalnızlıktan kırılan, hem yalnızlığı seven hem yalnızlıktan şikayet eden ve bunu kendinde anormallik olarak nitelendiren insanlardansa, sokaklarda kalabalıklar içinde yalnızlıktan; soğuktan değil üstelik içinde olan yangınlardan üşüyen, titreyen buna rağmen elinde bilgisayarı, kitabı mekan mekan gezen biri olmak insanı daha fazla normallikten uzaklaştırıyor.

30 Kasım 2017 Perşembe

gözlerimi hafifçe aralayarak üzerimdeki battaniyeyi minik ellerimle ittirdiğimi anımsıyorum. kulaklarım çıtırtı sesleriyle doluyor. henüz yeni aydınlanmakta olan bir hava var, odanın genelini aydınlatan turuncu hareketli ışık farklı bir elin perdeleri açmasıyla yerini beyaz buruk bir beyazlığa bırakıyor. kafamı uzatıp bakıyorum, dışarısı bembeyaz bir örtüyle kaplı. yumuşak bir el okşuyor saçlarımı, “uyan” diye fısıldayan bir sesin sahibi. sıcacık bir odanın içinde uyanıyorum. o küçücük yüreğime huzur doluyor. sonra yavaşça yataktan kalkıyorum. ayağımda rengarenk yünlerle örülü patiklerim var. yeleğimi giyip oturuyorum sobanın hemen yanına, önce ayaklarımı dayıyorum demir gövdesine. en iyi arkadaşım aynı zamanda, oturup konuşmaya başlıyorum onunla. bir günaydın paylaşıyoruz, cümlelerime içerisinde düşen odunların sesleri cevap veriyor.
hayatımın herhangibir alanında, herhangibir zamanında aniden kafamın içine, gözlerimin önüne düşen önemli veya önemsiz anılar topluluğu var. ne kadar batarsam dibe veya ne kadar çıkarsam üzerine, o anılar benim şuanıma huzur ve mutluluk kelimeleriyle yerleşiyor. çocukluğuma dair çok şeyi özlüyorum. aniden, bıçak gibi kesilen o döneme hala dönme, o dönemi yavaş yavaş, keyfini ala ala bitirme isteklerimle savaşıyorum hala. sadece bir soba, beni hala çocukluğuma çekme gücüne sahip kavramlardan sadece biri. soba öğretir. orada, uzaklarda duran kuvvetli bir kaynak vardır. dışarıda gökyüzü çocuklara olan hediyelerini kar olarak dağıtıyorken; o hediyeleri sevinçle kapmış, heyecanla kar topu oynamış, ayaklarında kat kat çorap olmasına ragmen parmakların ıslanmış, o kadar çok kalmışsın ki o soğuğun kucağında, burnunun ucu ve parmakların buz tutmuş, berenin dağıttığı saçların ıslanmış, dişlerin birbirine vuruyorken eve koşup sobanın yanına yanaştığında huzuru öğrenirsin. aniden tüm yorgunluğunu alır, tatlı bir mahmurluk çöker. kedi gibi kafanı gövdene, patilerini birbirine sararak sobanın yanında uyumak istersin. çok uzaklaşırsan daha çok titrer, çok yaklaşırsan yanarsın. "dokunma!" denmesine rağmen her çocuk dokunmuştur sobaya, yanmak da bir tecrübedir. "yanarsın!" diyenin sözüne güvenmeyi öğrenirsin. yediğin meyveler sonrası o portakal kabuğu sobanın üzerine konur, kokusu odaya yayılır ve henüz ısınmakta olan o soğuktan kızarmış burnuna dokunurken; atılmakta olan, artık bir gereği önemi olmayan bir şeyin bile küçük bir dokunuşunla nasıl yeniden önem kazanabileceğini gösterir, ki hayatta soyut örneği çok. birliktir. istediğin kadar çok oda olsun evde, evdeki herkes bir soba başında toplanır. müziktir, içindeki odunların çıtırtısı ayrı bir melodi verirken kulağına, ıslak ellerini sobanın üzerine sirkeleyerek yeni melodiler yarattığındır. gerçekten zahmetli olanın değerli olduğudur. kurması ayrı, yakacak toplaması ayrı, yakması ayrı, alevlendirmesi ayrı ellerdeyse yardımlaşmadır. yardımlaşmayı kıskanır ve o güçlü ellerin sahiplerini ilahlaştırırsın çocuk aklınla. ateşle tanışmandır, ateşi izleyerek uykuya dalışlarında hayallerini arttırırsın. her hareketi bir karakter olur aklında. babanı ellerinden ateş çıkaran dev bir süper kahramana benzetir, sobayı yaktığında sevinip boynuna atlarsın bir pelerine takılıp düşme korkusuyla, dikkatlice. ardından büyüyüp doğal gazlı, klimalı o evlerde bir başına kalıp çocukluğuna ait yazılar yazmaya başladığında sobaya sayfalar yettiremeyeceğini anlarsın. odalar soğuktur otuz derece bile olsa, portakal kabuklarını atmaya kıyamayıp bir kek yaparsın. ve aslolan hep sevgidir. aslında çocukluğuma dair en çok özlediğim, en büyük kavram sevgi. kimsenin senden bir çıkarı beklentisi olmadan, seni türlü entrika ve işlere bulaştırmadan, yalnızca nefes alışına bile her gece yeniden şükrederek, doğrularınla ve henüz öğrenmekte olduğun yeni yanlışlarınla -ki senden bir adım atmadan önce doğru mu yanlış mı olduğunu düşün bile demiyorlar ve bu seçim seni oldukça kör noktalara bile sürüklemiyordu- sadece seni sen olduğun için sevebilmeleri. sarılabilmeleri. her beklentin karşılandığı için diğer insanları beklentisizce karşılıksızca sevebilmen. hiçbir şey yapmadan öylece dursalar bile sevmeye devam etmen ve bu durumdan asla şikayet etmemen. çocukken sevgin, asla sönmeyecek bir soba gibi çünkü. ve sonunda, çocuk gibi sevebilmek ve çocuk gibi sevilmek kavramları dünyayı yönetsin!


29 Kasım 2017 Çarşamba

yıllar önce açıp, bir kaç yazı sonra zamanın unutulmalarına teslim ettiğim bir yer burası. sonra hayatın gidişatında ufak bir ışık tanesi bana "geri dön" dedi. döndüm. her şey yerli yerinde, üstelik bıraktığım gibi. hayatta çok az şey siz gittikten sonra, sizin bıraktığınız halinde bekler sizi. çünkü hayat ve çünkü zaman -adına her ne derseniz- güçlü bir değişme ve değiştirme gücü barındırıyor bünyesinde. su akıyor, debisi yüksek bir akarsu önüne ne çıkarsa alıp götürüyor. engel olabilen yok, zaten sistem o suyun akması üzerine kurulu. yıllar önce doğan bu bebeğe ismini verirken neden bu kelimeleri seçtiğimi hatırlamıyorum. anımsamaktan ziyade yeni bir anlam yaratıyorum şimdi. bu bir "yeniden" merhaba. sonu denize çıkan her yolun yolcusu olarak ben, açık denizlerde saatlerini geçirebilen, suda uyuyup sudan beslenebilen başka bir kavramı ad olarak belirleyemezdim uzun cümlelerimin toplamına. kanat açıklığı iki metreyi geçen, on beş bin kilometre durmadan uçabilen, ancak bir dağdan süzülerek uçmayı başarabilen, tek eşli deli bir kuş turu bu albatros.  içimden gelen bir rivayete göre: çok eski çağlarda ufuk çizgisinin üzerinde süzülmekten başka bir şey düşünmeyen, düşlerinde uçmaktan - uyanıkken rüzgara karşı durmaktan başka bir şey bilmeyen bir insanmış albatros. bebekken ağlamasını dindirebilen tek şey rüzgarın yüzüne dokunmasıymış. çocukluğu kollarını iki yana açarak uçsuz bucaksız yeşil tepelerden aşağı koşmakla geçmiş. koşmaktan yorulduğunda kenarına oturup ayaklarını salladığı, topladığı yaprakları rüzgara bırakıp peşlerinden gitmeye can atarak seyrettiği denize doğru uzanan bir uçurum varmış. bu uçurumun kenarına oturur, ufku seyreder, bir yandan da nereden öğrendiğini hiç bilmediği şarkıları söylermiş. şarkıların müziği büyülü bir rüzgar sesine benzermiş. sözlerini kimse anlamaz, ama ne zaman bir denizci bu şarkılardan birini duysa yolculuğa çıkma isteği duyar, denize yelken açarmış. kadim lisandaymış aslında sözler ve ufuktan, gökyüzünden, uçmaktan, sonsuzluktan dem vururmuş şarkılar... bir gün bir ilkbahar başlangıcı sabahı, uçurumuna yakın bir tepede sert bir rüzgarla uyanmış albatros. rüzgar denizden çarpıyormuş yüzüne. bir şarkı mırıldandığını farketmiş albatros, uyanmadan önce söylemeye başladığı bir şarkıyı mırıldanıyormuş. yüreğinde bir sıkışma hissetmiş derin bir nefes aldığında rüzgardan. göğüs kafesine sığmayacak gibi gelmiş rüzgar, ona rağmen yaşamasına yetmeyecek gibiymiş aldığı nefes... doğumunda tepeye dikilen çınardan bir büyük yaprak kopmuş o anda. ve birden bırakmış kendini yaprağın peşinden tepeden aşağı doğru. şarkısını duyup irkilmiş kumsaldaki balıkçılar, ardından bir ok gibi fırladığını görmüşler yaprağın peşi sıra albatrosun uçurumdan öteye... işte tam o anda denizden bir dalga, gökyüzünden bir rüzgar birer el biçimini alıp sarmalamışlar albatrosu. yüzünü ufuktan bir an bile çevirmemiş kolları kanat, gövdesi kuş bedenine dönüşürken ve gözleri olduğu gibi kalmış albatrosun yüzünde. hep önüne, hep ufka bakar biçimde. kimileri denizlerin efendisi - bulutlar kralı gibi tanımlamalar yakıştırmış olsalar da, ne denizden ne gökten mesul olmayan, özgürlüğün ta kendisidir o! uçmak özgürlük ise albatros özgürlüğün elle tutulur hale gelmişidir. benim özgürlüğüm ise yazmak, onu bir albatros olarak şekillendiriyorum şimdi veya bir albatrosa yüklüyorum ne varsa. kişilerce cevabı merak edilen bir soru var: insan neden yazar? beden dili, bakışlar, sözcükler, cümlelerdeki vurgular hiç mi yetmez aklından geçenleri anlatmaya? yoksa sadece "söz uçar yazı kalır" cümlesinin bir doğrultusu mudur bu da? ne zaman yazmaya başladığımı bilmiyorum. ilkokulun ilk zamanlarında, henüz şiirle tanışmışken, minik şiirler yazdığımı hatırlıyorum. belki de o zamanlar yazdıklarıma şiir diyordum ama onlar bu kavramın yanından bile geçmiyordu emin değilim. zaman geçtikçe kalemimi nasıl güçlendirdiğimin farkında değilim ama, o zamanlar ufak bir kız çocuğu için değişik gelebilecek sıfatlar aldım. bir şeyler yazıyordum, yazdıklarımı ben beğeniyordum, büyük bir topluluk vardı ve onlar da beğeniyordu! o zamanlar hayal gibi gelen şeyler vardı. şiirlerim beğeniliyordu, sahneye çıkıyordum, şiirimi okumamı istiyorlardı ve bir yığın insan beni alkışlıyordu. rüzgar beni bu başarılarımı elde ettiğim yerden, okulumdan, doğup büyüdüğüm yerden biraz daha güneye attıktan sonra şiirlerime ara verdim. neden bilmiyorum ama yeni bir yer, yeni arkadaşlar, yeni yere bağlı olarak değişen günlük rutinlerin kalemime ara vermeme neden olduğunu düşünüyorum. sonrasında biraz daha düz yazıya yaklaştım. lise dönemlerimde yoğun aşk kokulu yazılar, masallar, mini hikayeler yazdım. yazıyorum. ve hala kendimi anlatmaya çalışan yazılarımı biriktirmeye çalışıyorum. "ölmeden önce yapılacaklar" listemin bir köşesinde bir kitap çıkarmak var. ama o kitabın milyonların, binlerin veya en basitinden birilerinin elinde dolanmasını hiç istemedim. peki buraya kadar her şey tamam da, ben neden yazıyorum? doksan beş yılının ağustos ayından itibaren dünya üzerinde yaşıyorum. okula, eve, çarşıya gidiyorum; gülüyorum ağlıyorum... bunların toplamına "gerçek hayat" diyoruz ama ben bilinmeyen tarihten beri sadece kendi içimde yarattığım bir dünyada da yaşıyorum. herkes kendi dünyasında tanrıdır, ben de tanrısı olduğum bu hayali dünyaya sadece istediğim kişileri alıp, istediğim hayatlar sürdürüyorum. bir sims oyunu mu kontrolün bende olduğu? bir imparatorluk mu kralı olduğum? yoksa senaristi benim olduğum bir film mi içimde yaşattığım? bu soruların hiç birine cevap veremem ama gerçek dünya ve içimde yarattığım dünyam arasındaki bağlantıyı sadece kelimelerle yapabildiğimi fark ettim. klavyemde, kalemimde kelimelerimle adeta oyuncaklarımmış gibi oynarım. onları başka kelimelerle yan yana getirip, nasıl etkileyici ve köprü görevli bir hal aldıklarını seyrederim. kelimelerin bir ayna olması için uğraşırım. gerçek hayatta tam anlamıyla oynayamadığım "gerçek ben"i yazılarda, kelimelerde içimden bir yerlerden, benim dünyamdan gelen haliyle yansıtmayı seviyorum. üzüldüğümde daha iyi yazarım, aşık olunca daha iyi yazarım. byron, iskoç bir yazar kendisi, "eğer kafamı boşaltmak için yazmazsam, deliririm." demiş bir seferinde. hatta öyle ki, yazamadığı bir dönem delirdiğini iddia etmiş (oysa işin gerçeği sadece frengi hastalığına tutulmasıydı.) ve sevgili byron, çok haklıydın. yazmazsam, deliririm.