29 Kasım 2017 Çarşamba

yıllar önce açıp, bir kaç yazı sonra zamanın unutulmalarına teslim ettiğim bir yer burası. sonra hayatın gidişatında ufak bir ışık tanesi bana "geri dön" dedi. döndüm. her şey yerli yerinde, üstelik bıraktığım gibi. hayatta çok az şey siz gittikten sonra, sizin bıraktığınız halinde bekler sizi. çünkü hayat ve çünkü zaman -adına her ne derseniz- güçlü bir değişme ve değiştirme gücü barındırıyor bünyesinde. su akıyor, debisi yüksek bir akarsu önüne ne çıkarsa alıp götürüyor. engel olabilen yok, zaten sistem o suyun akması üzerine kurulu. yıllar önce doğan bu bebeğe ismini verirken neden bu kelimeleri seçtiğimi hatırlamıyorum. anımsamaktan ziyade yeni bir anlam yaratıyorum şimdi. bu bir "yeniden" merhaba. sonu denize çıkan her yolun yolcusu olarak ben, açık denizlerde saatlerini geçirebilen, suda uyuyup sudan beslenebilen başka bir kavramı ad olarak belirleyemezdim uzun cümlelerimin toplamına. kanat açıklığı iki metreyi geçen, on beş bin kilometre durmadan uçabilen, ancak bir dağdan süzülerek uçmayı başarabilen, tek eşli deli bir kuş turu bu albatros.  içimden gelen bir rivayete göre: çok eski çağlarda ufuk çizgisinin üzerinde süzülmekten başka bir şey düşünmeyen, düşlerinde uçmaktan - uyanıkken rüzgara karşı durmaktan başka bir şey bilmeyen bir insanmış albatros. bebekken ağlamasını dindirebilen tek şey rüzgarın yüzüne dokunmasıymış. çocukluğu kollarını iki yana açarak uçsuz bucaksız yeşil tepelerden aşağı koşmakla geçmiş. koşmaktan yorulduğunda kenarına oturup ayaklarını salladığı, topladığı yaprakları rüzgara bırakıp peşlerinden gitmeye can atarak seyrettiği denize doğru uzanan bir uçurum varmış. bu uçurumun kenarına oturur, ufku seyreder, bir yandan da nereden öğrendiğini hiç bilmediği şarkıları söylermiş. şarkıların müziği büyülü bir rüzgar sesine benzermiş. sözlerini kimse anlamaz, ama ne zaman bir denizci bu şarkılardan birini duysa yolculuğa çıkma isteği duyar, denize yelken açarmış. kadim lisandaymış aslında sözler ve ufuktan, gökyüzünden, uçmaktan, sonsuzluktan dem vururmuş şarkılar... bir gün bir ilkbahar başlangıcı sabahı, uçurumuna yakın bir tepede sert bir rüzgarla uyanmış albatros. rüzgar denizden çarpıyormuş yüzüne. bir şarkı mırıldandığını farketmiş albatros, uyanmadan önce söylemeye başladığı bir şarkıyı mırıldanıyormuş. yüreğinde bir sıkışma hissetmiş derin bir nefes aldığında rüzgardan. göğüs kafesine sığmayacak gibi gelmiş rüzgar, ona rağmen yaşamasına yetmeyecek gibiymiş aldığı nefes... doğumunda tepeye dikilen çınardan bir büyük yaprak kopmuş o anda. ve birden bırakmış kendini yaprağın peşinden tepeden aşağı doğru. şarkısını duyup irkilmiş kumsaldaki balıkçılar, ardından bir ok gibi fırladığını görmüşler yaprağın peşi sıra albatrosun uçurumdan öteye... işte tam o anda denizden bir dalga, gökyüzünden bir rüzgar birer el biçimini alıp sarmalamışlar albatrosu. yüzünü ufuktan bir an bile çevirmemiş kolları kanat, gövdesi kuş bedenine dönüşürken ve gözleri olduğu gibi kalmış albatrosun yüzünde. hep önüne, hep ufka bakar biçimde. kimileri denizlerin efendisi - bulutlar kralı gibi tanımlamalar yakıştırmış olsalar da, ne denizden ne gökten mesul olmayan, özgürlüğün ta kendisidir o! uçmak özgürlük ise albatros özgürlüğün elle tutulur hale gelmişidir. benim özgürlüğüm ise yazmak, onu bir albatros olarak şekillendiriyorum şimdi veya bir albatrosa yüklüyorum ne varsa. kişilerce cevabı merak edilen bir soru var: insan neden yazar? beden dili, bakışlar, sözcükler, cümlelerdeki vurgular hiç mi yetmez aklından geçenleri anlatmaya? yoksa sadece "söz uçar yazı kalır" cümlesinin bir doğrultusu mudur bu da? ne zaman yazmaya başladığımı bilmiyorum. ilkokulun ilk zamanlarında, henüz şiirle tanışmışken, minik şiirler yazdığımı hatırlıyorum. belki de o zamanlar yazdıklarıma şiir diyordum ama onlar bu kavramın yanından bile geçmiyordu emin değilim. zaman geçtikçe kalemimi nasıl güçlendirdiğimin farkında değilim ama, o zamanlar ufak bir kız çocuğu için değişik gelebilecek sıfatlar aldım. bir şeyler yazıyordum, yazdıklarımı ben beğeniyordum, büyük bir topluluk vardı ve onlar da beğeniyordu! o zamanlar hayal gibi gelen şeyler vardı. şiirlerim beğeniliyordu, sahneye çıkıyordum, şiirimi okumamı istiyorlardı ve bir yığın insan beni alkışlıyordu. rüzgar beni bu başarılarımı elde ettiğim yerden, okulumdan, doğup büyüdüğüm yerden biraz daha güneye attıktan sonra şiirlerime ara verdim. neden bilmiyorum ama yeni bir yer, yeni arkadaşlar, yeni yere bağlı olarak değişen günlük rutinlerin kalemime ara vermeme neden olduğunu düşünüyorum. sonrasında biraz daha düz yazıya yaklaştım. lise dönemlerimde yoğun aşk kokulu yazılar, masallar, mini hikayeler yazdım. yazıyorum. ve hala kendimi anlatmaya çalışan yazılarımı biriktirmeye çalışıyorum. "ölmeden önce yapılacaklar" listemin bir köşesinde bir kitap çıkarmak var. ama o kitabın milyonların, binlerin veya en basitinden birilerinin elinde dolanmasını hiç istemedim. peki buraya kadar her şey tamam da, ben neden yazıyorum? doksan beş yılının ağustos ayından itibaren dünya üzerinde yaşıyorum. okula, eve, çarşıya gidiyorum; gülüyorum ağlıyorum... bunların toplamına "gerçek hayat" diyoruz ama ben bilinmeyen tarihten beri sadece kendi içimde yarattığım bir dünyada da yaşıyorum. herkes kendi dünyasında tanrıdır, ben de tanrısı olduğum bu hayali dünyaya sadece istediğim kişileri alıp, istediğim hayatlar sürdürüyorum. bir sims oyunu mu kontrolün bende olduğu? bir imparatorluk mu kralı olduğum? yoksa senaristi benim olduğum bir film mi içimde yaşattığım? bu soruların hiç birine cevap veremem ama gerçek dünya ve içimde yarattığım dünyam arasındaki bağlantıyı sadece kelimelerle yapabildiğimi fark ettim. klavyemde, kalemimde kelimelerimle adeta oyuncaklarımmış gibi oynarım. onları başka kelimelerle yan yana getirip, nasıl etkileyici ve köprü görevli bir hal aldıklarını seyrederim. kelimelerin bir ayna olması için uğraşırım. gerçek hayatta tam anlamıyla oynayamadığım "gerçek ben"i yazılarda, kelimelerde içimden bir yerlerden, benim dünyamdan gelen haliyle yansıtmayı seviyorum. üzüldüğümde daha iyi yazarım, aşık olunca daha iyi yazarım. byron, iskoç bir yazar kendisi, "eğer kafamı boşaltmak için yazmazsam, deliririm." demiş bir seferinde. hatta öyle ki, yazamadığı bir dönem delirdiğini iddia etmiş (oysa işin gerçeği sadece frengi hastalığına tutulmasıydı.) ve sevgili byron, çok haklıydın. yazmazsam, deliririm.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder