yıllar önce açıp, bir kaç yazı sonra zamanın unutulmalarına teslim ettiğim bir yer burası. sonra hayatın gidişatında ufak bir ışık tanesi bana "geri dön" dedi. döndüm. her şey yerli yerinde, üstelik bıraktığım gibi. hayatta çok az şey siz gittikten sonra, sizin bıraktığınız halinde bekler sizi. çünkü hayat ve çünkü zaman -adına her ne derseniz- güçlü bir değişme ve değiştirme gücü barındırıyor bünyesinde. su akıyor, debisi yüksek bir akarsu önüne ne çıkarsa alıp götürüyor. engel olabilen yok, zaten sistem o suyun akması üzerine kurulu. yıllar önce doğan bu bebeğe ismini verirken neden bu kelimeleri seçtiğimi hatırlamıyorum. anımsamaktan ziyade yeni bir anlam yaratıyorum şimdi. bu bir "yeniden" merhaba. sonu denize çıkan her yolun yolcusu
olarak ben, açık denizlerde saatlerini geçirebilen, suda uyuyup sudan
beslenebilen başka bir kavramı ad olarak belirleyemezdim uzun cümlelerimin toplamına.
kanat açıklığı iki metreyi geçen, on beş bin kilometre durmadan uçabilen, ancak
bir dağdan süzülerek uçmayı başarabilen, tek eşli deli bir kuş turu bu
albatros. içimden gelen bir rivayete
göre: çok eski çağlarda ufuk çizgisinin üzerinde süzülmekten başka bir şey
düşünmeyen, düşlerinde uçmaktan - uyanıkken rüzgara karşı durmaktan başka bir
şey bilmeyen bir insanmış albatros. bebekken ağlamasını dindirebilen tek şey
rüzgarın yüzüne dokunmasıymış. çocukluğu kollarını iki yana açarak uçsuz
bucaksız yeşil tepelerden aşağı koşmakla geçmiş. koşmaktan yorulduğunda
kenarına oturup ayaklarını salladığı, topladığı yaprakları rüzgara bırakıp
peşlerinden gitmeye can atarak seyrettiği denize doğru uzanan bir uçurum
varmış. bu uçurumun kenarına oturur, ufku seyreder, bir yandan da nereden
öğrendiğini hiç bilmediği şarkıları söylermiş. şarkıların müziği büyülü bir
rüzgar sesine benzermiş. sözlerini kimse anlamaz, ama ne zaman bir denizci bu
şarkılardan birini duysa yolculuğa çıkma isteği duyar, denize yelken açarmış.
kadim lisandaymış aslında sözler ve ufuktan, gökyüzünden, uçmaktan,
sonsuzluktan dem vururmuş şarkılar... bir gün bir ilkbahar başlangıcı sabahı,
uçurumuna yakın bir tepede sert bir rüzgarla uyanmış albatros. rüzgar denizden
çarpıyormuş yüzüne. bir şarkı mırıldandığını farketmiş albatros, uyanmadan önce
söylemeye başladığı bir şarkıyı mırıldanıyormuş. yüreğinde bir sıkışma
hissetmiş derin bir nefes aldığında rüzgardan. göğüs kafesine sığmayacak gibi
gelmiş rüzgar, ona rağmen yaşamasına yetmeyecek gibiymiş aldığı nefes...
doğumunda tepeye dikilen çınardan bir büyük yaprak kopmuş o anda. ve birden
bırakmış kendini yaprağın peşinden tepeden aşağı doğru. şarkısını duyup
irkilmiş kumsaldaki balıkçılar, ardından bir ok gibi fırladığını görmüşler
yaprağın peşi sıra albatrosun uçurumdan öteye... işte tam o anda denizden bir
dalga, gökyüzünden bir rüzgar birer el biçimini alıp sarmalamışlar albatrosu.
yüzünü ufuktan bir an bile çevirmemiş kolları kanat, gövdesi kuş bedenine
dönüşürken ve gözleri olduğu gibi kalmış albatrosun yüzünde. hep önüne, hep
ufka bakar biçimde. kimileri denizlerin efendisi - bulutlar kralı gibi
tanımlamalar yakıştırmış olsalar da, ne denizden ne gökten mesul olmayan,
özgürlüğün ta kendisidir o! uçmak özgürlük ise albatros özgürlüğün elle tutulur
hale gelmişidir. benim özgürlüğüm ise yazmak, onu bir albatros olarak şekillendiriyorum şimdi veya bir albatrosa yüklüyorum ne varsa. kişilerce cevabı merak edilen bir
soru var: insan neden yazar? beden dili, bakışlar, sözcükler, cümlelerdeki
vurgular hiç mi yetmez aklından geçenleri anlatmaya? yoksa sadece "söz
uçar yazı kalır" cümlesinin bir doğrultusu mudur bu da? ne zaman yazmaya
başladığımı bilmiyorum. ilkokulun ilk zamanlarında, henüz şiirle tanışmışken, minik şiirler yazdığımı hatırlıyorum. belki de o zamanlar yazdıklarıma şiir diyordum ama onlar bu kavramın yanından bile geçmiyordu emin değilim. zaman geçtikçe kalemimi nasıl
güçlendirdiğimin farkında değilim ama, o zamanlar ufak bir kız çocuğu için
değişik gelebilecek sıfatlar aldım. bir şeyler yazıyordum, yazdıklarımı ben
beğeniyordum, büyük bir topluluk vardı ve onlar da beğeniyordu! o zamanlar
hayal gibi gelen şeyler vardı. şiirlerim beğeniliyordu, sahneye çıkıyordum,
şiirimi okumamı istiyorlardı ve bir yığın insan beni alkışlıyordu. rüzgar beni
bu başarılarımı elde ettiğim yerden, okulumdan, doğup büyüdüğüm yerden biraz
daha güneye attıktan sonra şiirlerime ara verdim. neden bilmiyorum ama yeni bir
yer, yeni arkadaşlar, yeni yere bağlı olarak değişen günlük rutinlerin kalemime
ara vermeme neden olduğunu düşünüyorum. sonrasında biraz daha düz yazıya yaklaştım.
lise dönemlerimde yoğun aşk kokulu yazılar, masallar, mini hikayeler yazdım.
yazıyorum. ve hala kendimi anlatmaya çalışan yazılarımı biriktirmeye
çalışıyorum. "ölmeden önce yapılacaklar" listemin bir köşesinde bir
kitap çıkarmak var. ama o kitabın milyonların, binlerin veya en basitinden
birilerinin elinde dolanmasını hiç istemedim. peki buraya kadar her şey tamam
da, ben neden yazıyorum? doksan beş yılının ağustos ayından itibaren dünya
üzerinde yaşıyorum. okula, eve, çarşıya gidiyorum; gülüyorum ağlıyorum...
bunların toplamına "gerçek hayat" diyoruz ama ben bilinmeyen tarihten
beri sadece kendi içimde yarattığım bir dünyada da yaşıyorum. herkes kendi
dünyasında tanrıdır, ben de tanrısı olduğum bu hayali dünyaya sadece istediğim
kişileri alıp, istediğim hayatlar sürdürüyorum. bir sims oyunu mu kontrolün
bende olduğu? bir imparatorluk mu kralı olduğum? yoksa senaristi benim olduğum
bir film mi içimde yaşattığım? bu soruların hiç birine cevap veremem ama gerçek
dünya ve içimde yarattığım dünyam arasındaki bağlantıyı sadece kelimelerle
yapabildiğimi fark ettim. klavyemde, kalemimde kelimelerimle adeta
oyuncaklarımmış gibi oynarım. onları başka kelimelerle yan yana getirip, nasıl
etkileyici ve köprü görevli bir hal aldıklarını seyrederim. kelimelerin bir
ayna olması için uğraşırım. gerçek hayatta tam anlamıyla oynayamadığım
"gerçek ben"i yazılarda, kelimelerde içimden bir yerlerden, benim
dünyamdan gelen haliyle yansıtmayı seviyorum. üzüldüğümde daha iyi yazarım,
aşık olunca daha iyi yazarım. byron, iskoç bir yazar kendisi, "eğer kafamı boşaltmak için yazmazsam,
deliririm." demiş bir seferinde. hatta öyle ki, yazamadığı bir dönem
delirdiğini iddia etmiş (oysa işin gerçeği sadece frengi hastalığına
tutulmasıydı.) ve sevgili byron, çok haklıydın. yazmazsam, deliririm.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder