10 Aralık 2017 Pazar

sesler. oldukça kalabalık bir ortamda, ortamdaki insanların dünyadaki en büyük mutluluğu o anda yaşıyorlarmış gibi gülüşmelerinden, dünyadaki en kötü insanlardanmış gibi konuşmalarından, masalara sertçe bırakılan bardakların ve kazanmak için atılan zarların sesleri haricinde hiçbir tanımlamaya ait olmayan ve hiçbir sıfatın bulunmadığı sesler var etrafımda. etrafımda. hemen yanı başımda. öyle bir varlık ki nefesini tam kulağımda hissediyorum. durmadan fısıldıyor bana. durmadan bir şeyler anlatmak istiyor. istiyorlar. bir tane değiller üstelik, birden fazlalar ve hepsi aynı yakınlıktan en derinlerime fısıldayıp duruyorlar. duymamak diye bir olasılık yok. kulağımı ne kadar kapatsam da oradalar. etraf karanlık. onlarca insan var bulunduğum bu yerde, çokça ışık ama hepsini siliyor konuşanlar. sanki tamamen karanlıktayım, sanki aniden tüm dünyanın elektrikleri kesiliyor ve güneşi eritiyorlar evrenden. aniden olduğum yerden alıp bir arabaya hapsediyorlar beni. son hızda giden bir arabanın ön koltuğundayım, arabayı kullanan ben değilim. arabanın camları oldukça karanlık, dağlık yolu yalnızca yanıp sönen farlar aydınlatıyor. sürücü koltuğunda kimse yok. arabanın freni bile yok üstelik.  virajlara delicesine giriyor araba, üstelik her virajı geçişinde olduğundan daha fazla hızlanıyor. araba hızlandıkça kulakları sağır edici bir uğultu duyuluyor. ses git gide artıyor. gösterge panelinde kilometre delicesine artmaya devam ediyor. nefes alışverişlerim koca bir yankı şimdi. dar yollarda savruluyor araba, koltuğa kenetlenmiş olmama rağmen bir sağa bir sola savrulup duruyorum. iliklerime kadar adrenalin pompalıyor vücudum, korkuyu en derinlerimde hissediyorum. araba kendi kendine, aslında çok büyük bir ustalıkla aşıyor yolları. yolun sonu yok. “önemli olan varacak yer değil, yolda olmak” kalıplarımı yıkıyorum birer birer. kelime edecek halim yok, emniyet kemerini arıyor bir elim, buluyorum, tam takacağım sırada biri çekiyor sertçe. arabada kimse yok. camı açmaya çalışıyorum, yeniden kapanıyor. açmaya çalıştıkça bir yerden sonra yeniden kilitlenip kapanıyor aniden. lastik seslerini, lastik yanıklarını duyuyorum. hangi hızla gittiğimi bile bilmiyorum. yalnızca saniyelerle artmaya devam eden bir hız, kayıp giden ağaçlar var orada. çığlık bile atamayacak kadar kitleniyorum artık. gözlerim fal taşı gibi açık, ağlamak diye de bir yöntem yok üstelik. “gözümü kırptığım an, öleceğim” diyorum. asfalt yol bitiyor aniden, toprak taşlı bir yola giriyorum. yol bozuldukça arabanın uğultusu insanı delirtecek seviyeye ulaşıyor. daha fazla sarsılıyorum, daha fazla savruluyorum bir oraya bir buraya. bir anda arabanın uzun farları açılıyor. inanılmaz bir parlaklık toprak yolun orada bittiğini, tam karşımda çok sık dizilmiş ağaçlar olduğunu gösteriyor bana. arabanın artan hızıyla birlikte yalnızca üç saniyem var. bir insanın bir şeyi anlaması ve anladığı şey üzerinde harekete geçmesi arasında kaç saniye var sahi? o an, aniden, kapının koluna yöneliyorum. bir şeyin koluma dokunduğunu hissediyorum, kolumu çekmeye çalışıyor ama direniyorum. ilk defa gücüm, onların gücünü yeniyor. kapının açılmasıyla yere atıyorum kendimi. büyük bir gürültü duyuyorum. her yerim sürüklendiğim toprak yüzünden acıyor, her yerim vücuduma batan taşlar yüzünden kanıyor. avuçlarım kesiklerle dolu, dirseklerimden deriler kalkmış inanılmaz bir şiddetle yanıyor. bacaklarım düşmemin şiddetiyle kırılmışçasına ağrıyor. öyle bir yangın ki şimdi, gözlerimi dahi açamıyorum. o koskoca uğultu, yerini tiz bir sese bırakıyor. nefes alışverişlerim saniyeler öncesi kadar hızlı değil, ağzımdan çıkan hava sanki kristalleşip buz kesiliyor havada. ölüm şimdi bu kadar yakın. şimdi bu kadar, burada. aniden hiçbir ağrı, sızı, yankı hissetmemeye başlıyorum ancak üzerimde tonlarca yük duruyormuş gibi yorgunum. yavaşça araladıkça gözlerimin içine kırmızı ışık sızıyor. saniyeler öncesinde içinde bulunduğum son hızla giden o araba, aniden aydınlattığı sık ağaçların içinde birine çarpmış. ezilmiş, dağılmış, katlanmış bir şekilde bir ağaçla bütün şimdi. arabanın önünden çıkan siyah dumanları ağaç dalları kavrıyor. gökyüzünü göremeyecek noktadayım, nerede olduğum hakkında bir fikrim yok, nerede oldukları hakkında da. o arabanın içinde öldüler mi yoksa benimle birlikte aşağı mı atladılar? şu anda buradalar mı? bilmiyorum. kafamı yukarı kaldırdığımda ağaç yaprakları dökülüyor üzerime, tüm ağaçlar çıplak kalıncaya dek beni örtüyorlar. yanan, kanayan derime değiyor tüm yapraklar, değdikçe açık yaralardan vücuduma sızıyor. yapraklar açıldığı andan daha fazla acı verircesine girdikçe içime, yaralarım kapanıyor. iyileşmiyorum, bu bir ayine hazırlık. önce en hafiften, ardından durmadan hızlanan o araba gibi en yükseğe yeniden başlıyor fısıltılar. avuçlarımla kulaklarımı kapatmaya çalışıyorum, susmuyorlar. olduğum yere diz çöküyorum bacaklarımın acımasına aldırmadan, kendimi sıktıkça sıkıyorum. ağzım sonuna kadar açık, attığım her çığlık kendi içime dönüp yankılanıyor ancak hiçbir yankı o fısıltıları bastırmıyor. kapkaranlık bir yerde, sadece o arabanın kırmızı bir yanıp bir sönen farlarıyla, tüm o fısıltılarla baş başayım şimdi.

fısıltıları susturmaya çalıştıkça arttıklarını fark etsem de hala anlamamazlığa vuruyordum ve bu o fısıltılıların an an artmasına sebep oluyordu. umursamıyordum, umursanmayacak kadar önemsiz miydi hayatım yoksa ben umursamayacak kadar vaz mı geçmiştim. zirvedeyim, gözüm hep zirvelerde ama orda da susturamıyorum fısıltıları, fısıltını. fısıltılara ara ara kokun da karışıyor. aslında farkındayım bunlar beyninim bana bir oyunu. beynim durmuyor ama…

saniyeler uzayıp yılları buluyor belki; aniden, bunca fısıltıyı tek bir ses bastırabiliyor, bunca karanlık yalnızca iki çift gözün gözlerimi bulmasıyla aydınlanıyor. kendimi sıktıkça gevşiyorum aniden, korkudan ve sinirden titremeye başladıkça rahatladığımı hissediyorum. kollarım o kadar güçlü kavramıyor artık kafamı, dişlerim o kadar acımıyor artık bağırmaya çalışmaktan. nefes alışverişlerim düzene giriyor. sakinleşiyorum. kalp atışlarım bile bir melodi gibi çalmaya başlıyor kulağıma, zihnim çok açık. üzerimdeki ağaç dalları tatlı bir meltemle birer birer gökyüzünün yıldızlı halini sunarken bana aniden fark ediyorum, tüm o içinde bulunduğum yolculuğu kendi içimde gerçekleştirdiğimi… aslında düşman olduğum, korku duyduğum fısıltıların kaynağı yine kendi içim ve arabanın saniyelerle durmadan artan hızıyla girdiği her bir viraj kendi içimde hissettiğim her şey. iyileştiriyor gibi görünen ama aslında yeni bir felakete daha hazırlayan, vücudumun derinliklerine giren o yaprakların yazılarımın içine karışmış yazıların olduğunu; kulaklarımı sağır edici, kafatasımı kemiren tüm o fısıltıların kendi içimdeki geçmiş, şuan ve geleceğe dair düşünce tanecikleri olduğunu fark ediyorum sonra. son hızla sürüklenişlerin ardından öylesine bir kaza ki, ardından yine kendi içime, yine kendi fısıltılarımla savaşmaya başlıyorum. bazen ne yaparsa yapsın, insan kaçamıyor kendinden; bazen de hiçbir şey olmadan kendisinden kaçıp sığınacak bir çift göz bulabiliyor. insanın kendi seslerini bastırmaya kendisinin bile gücü yetmiyor bazen; bazen de herhangi birinden tek bir harf yetiyor. her şey susuyor en sonunda ve herkes,  kendi fısıltılarıyla başbaşa kalıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder