sesler. oldukça
kalabalık bir ortamda, ortamdaki insanların dünyadaki en büyük mutluluğu o anda
yaşıyorlarmış gibi gülüşmelerinden, dünyadaki en kötü insanlardanmış gibi
konuşmalarından, masalara sertçe bırakılan bardakların ve kazanmak için atılan
zarların sesleri haricinde hiçbir tanımlamaya ait olmayan ve hiçbir sıfatın
bulunmadığı sesler var etrafımda. etrafımda. hemen yanı başımda. öyle bir
varlık ki nefesini tam kulağımda hissediyorum. durmadan fısıldıyor bana.
durmadan bir şeyler anlatmak istiyor. istiyorlar. bir tane değiller üstelik,
birden fazlalar ve hepsi aynı yakınlıktan en derinlerime fısıldayıp duruyorlar.
duymamak diye bir olasılık yok. kulağımı ne kadar kapatsam da oradalar. etraf
karanlık. onlarca insan var bulunduğum bu yerde, çokça ışık ama hepsini siliyor
konuşanlar. sanki tamamen karanlıktayım, sanki aniden tüm dünyanın elektrikleri
kesiliyor ve güneşi eritiyorlar evrenden. aniden olduğum yerden alıp bir
arabaya hapsediyorlar beni. son hızda giden bir arabanın ön koltuğundayım,
arabayı kullanan ben değilim. arabanın camları oldukça karanlık, dağlık yolu
yalnızca yanıp sönen farlar aydınlatıyor. sürücü koltuğunda kimse yok. arabanın
freni bile yok üstelik. virajlara delicesine giriyor araba, üstelik her
virajı geçişinde olduğundan daha fazla hızlanıyor. araba hızlandıkça kulakları
sağır edici bir uğultu duyuluyor. ses git gide artıyor. gösterge panelinde
kilometre delicesine artmaya devam ediyor. nefes alışverişlerim koca bir yankı
şimdi. dar yollarda savruluyor araba, koltuğa kenetlenmiş olmama rağmen bir
sağa bir sola savrulup duruyorum. iliklerime kadar adrenalin pompalıyor
vücudum, korkuyu en derinlerimde hissediyorum. araba kendi kendine, aslında çok
büyük bir ustalıkla aşıyor yolları. yolun sonu yok. “önemli olan varacak yer
değil, yolda olmak” kalıplarımı yıkıyorum birer birer. kelime edecek halim yok,
emniyet kemerini arıyor bir elim, buluyorum, tam takacağım sırada biri çekiyor
sertçe. arabada kimse yok. camı açmaya çalışıyorum, yeniden kapanıyor. açmaya
çalıştıkça bir yerden sonra yeniden kilitlenip kapanıyor aniden. lastik
seslerini, lastik yanıklarını duyuyorum. hangi hızla gittiğimi bile bilmiyorum.
yalnızca saniyelerle artmaya devam eden bir hız, kayıp giden ağaçlar var orada.
çığlık bile atamayacak kadar kitleniyorum artık. gözlerim fal taşı gibi açık,
ağlamak diye de bir yöntem yok üstelik. “gözümü kırptığım an, öleceğim”
diyorum. asfalt yol bitiyor aniden, toprak taşlı bir yola giriyorum. yol
bozuldukça arabanın uğultusu insanı delirtecek seviyeye ulaşıyor. daha fazla
sarsılıyorum, daha fazla savruluyorum bir oraya bir buraya. bir anda arabanın
uzun farları açılıyor. inanılmaz bir parlaklık toprak yolun orada bittiğini,
tam karşımda çok sık dizilmiş ağaçlar olduğunu gösteriyor bana. arabanın artan
hızıyla birlikte yalnızca üç saniyem var. bir insanın bir şeyi anlaması ve
anladığı şey üzerinde harekete geçmesi arasında kaç saniye var sahi? o an,
aniden, kapının koluna yöneliyorum. bir şeyin koluma dokunduğunu hissediyorum,
kolumu çekmeye çalışıyor ama direniyorum. ilk defa gücüm, onların gücünü
yeniyor. kapının açılmasıyla yere atıyorum kendimi. büyük bir gürültü
duyuyorum. her yerim sürüklendiğim toprak yüzünden acıyor, her yerim vücuduma
batan taşlar yüzünden kanıyor. avuçlarım kesiklerle dolu, dirseklerimden
deriler kalkmış inanılmaz bir şiddetle yanıyor. bacaklarım düşmemin şiddetiyle
kırılmışçasına ağrıyor. öyle bir yangın ki şimdi, gözlerimi dahi açamıyorum. o
koskoca uğultu, yerini tiz bir sese bırakıyor. nefes alışverişlerim saniyeler
öncesi kadar hızlı değil, ağzımdan çıkan hava sanki kristalleşip buz kesiliyor
havada. ölüm şimdi bu kadar yakın. şimdi bu kadar, burada. aniden hiçbir ağrı,
sızı, yankı hissetmemeye başlıyorum ancak üzerimde tonlarca yük duruyormuş gibi
yorgunum. yavaşça araladıkça gözlerimin içine kırmızı ışık sızıyor. saniyeler
öncesinde içinde bulunduğum son hızla giden o araba, aniden aydınlattığı sık
ağaçların içinde birine çarpmış. ezilmiş, dağılmış, katlanmış bir şekilde bir
ağaçla bütün şimdi. arabanın önünden çıkan siyah dumanları ağaç dalları kavrıyor.
gökyüzünü göremeyecek noktadayım, nerede olduğum hakkında bir fikrim yok,
nerede oldukları hakkında da. o arabanın içinde öldüler mi yoksa benimle
birlikte aşağı mı atladılar? şu anda buradalar mı? bilmiyorum. kafamı yukarı
kaldırdığımda ağaç yaprakları dökülüyor üzerime, tüm ağaçlar çıplak kalıncaya
dek beni örtüyorlar. yanan, kanayan derime değiyor tüm yapraklar, değdikçe açık
yaralardan vücuduma sızıyor. yapraklar açıldığı andan daha fazla acı
verircesine girdikçe içime, yaralarım kapanıyor. iyileşmiyorum, bu bir ayine
hazırlık. önce en hafiften, ardından durmadan hızlanan o araba gibi en yükseğe
yeniden başlıyor fısıltılar. avuçlarımla kulaklarımı kapatmaya çalışıyorum,
susmuyorlar. olduğum yere diz çöküyorum bacaklarımın acımasına aldırmadan,
kendimi sıktıkça sıkıyorum. ağzım sonuna kadar açık, attığım her çığlık kendi
içime dönüp yankılanıyor ancak hiçbir yankı o fısıltıları bastırmıyor.
kapkaranlık bir yerde, sadece o arabanın kırmızı bir yanıp bir sönen
farlarıyla, tüm o fısıltılarla baş başayım şimdi.
fısıltıları susturmaya çalıştıkça arttıklarını fark
etsem de hala anlamamazlığa vuruyordum ve bu o fısıltılıların an an artmasına
sebep oluyordu. umursamıyordum, umursanmayacak kadar önemsiz miydi hayatım
yoksa ben umursamayacak kadar vaz mı geçmiştim. zirvedeyim, gözüm hep
zirvelerde ama orda da susturamıyorum fısıltıları, fısıltını. fısıltılara ara
ara kokun da karışıyor. aslında farkındayım bunlar beyninim bana bir oyunu.
beynim durmuyor ama…
saniyeler uzayıp yılları buluyor belki; aniden,
bunca fısıltıyı tek bir ses bastırabiliyor, bunca karanlık yalnızca iki çift
gözün gözlerimi bulmasıyla aydınlanıyor. kendimi sıktıkça gevşiyorum aniden,
korkudan ve sinirden titremeye başladıkça rahatladığımı hissediyorum. kollarım
o kadar güçlü kavramıyor artık kafamı, dişlerim o kadar acımıyor artık bağırmaya
çalışmaktan. nefes alışverişlerim düzene giriyor. sakinleşiyorum. kalp
atışlarım bile bir melodi gibi çalmaya başlıyor kulağıma, zihnim çok açık.
üzerimdeki ağaç dalları tatlı bir meltemle birer birer gökyüzünün yıldızlı
halini sunarken bana aniden fark ediyorum, tüm o içinde bulunduğum yolculuğu kendi
içimde gerçekleştirdiğimi… aslında düşman olduğum, korku duyduğum fısıltıların
kaynağı yine kendi içim ve arabanın saniyelerle durmadan artan hızıyla girdiği
her bir viraj kendi içimde hissettiğim her şey. iyileştiriyor gibi görünen ama
aslında yeni bir felakete daha hazırlayan, vücudumun derinliklerine giren o
yaprakların yazılarımın içine karışmış yazıların olduğunu; kulaklarımı sağır
edici, kafatasımı kemiren tüm o fısıltıların kendi içimdeki geçmiş, şuan ve
geleceğe dair düşünce tanecikleri olduğunu fark ediyorum sonra. son hızla
sürüklenişlerin ardından öylesine bir kaza ki, ardından yine kendi içime, yine
kendi fısıltılarımla savaşmaya başlıyorum. bazen ne yaparsa yapsın, insan
kaçamıyor kendinden; bazen de hiçbir şey olmadan kendisinden kaçıp sığınacak
bir çift göz bulabiliyor. insanın kendi seslerini bastırmaya kendisinin bile
gücü yetmiyor bazen; bazen de herhangi birinden tek bir harf yetiyor. her şey susuyor en
sonunda ve herkes, kendi fısıltılarıyla başbaşa kalıyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder