uzun zamandır yazmadığımı fark ettim. hayatının her alanında yaşadığı her olayı dakikalarca saatlerce uzun cümleleriyle anlatan biri için uzun bir aradan sonra yeniden klavye başında olmak da bisiklete binmek gibi sanırım: kullanmayı unutmuyorsun ama bindiğinde afallıyorsun. cümlelerden ve yazılardan olduğu gibi, kaçıyorum. büyük bir farkla kendimden değil, kendime kaçıyorum. olaylar yaşıyorum ve yaşadıklarımı yazacak kadar önemsemiyorum artık. yazıp geçmektense, yaşayıp geçiyorum. yazdığım her cümleyi, kendime kazıyormuşum. bir ağaç gibiymişiz, o gün orada olduklarını tarih ve isimleriyle gövdemize kazıyan insanlarmış bize zarar veren, oysa yanımızdan geçenler usulca rüzgarlarını bırakıp giderlermiş yapraklarımıza. ara ara bir kutupta veya büyük bir çölde tek başına dallarını inatla gökyüzüne değdirmeye çalışan bir ağaç gibi hissediyorum kendimi (ne komiktir ki o ağacın altında yatıp gökyüzüne bakan küçük bir kız, zaten o dalları gökyüzüne dokunurken yakalar) bulunmamam gereken yerlerde bulunuyorum, yaşamam için gereken şeylere sahip değilim ama hala gökyüzüne dokunmak gibi bir amacın umudunu taşıyorum. ardından bulunduğum saksıya dokunuyorum. daha yeni yeni salınıyor köklerim, kenarlara çarpan biraz daha içime dönüyor, bana ne verirlerse onu alıyorum: fidan halime bakıyorum. bulunduğum yerin yıldızlara ve gökyüzüne en yakın yeri saint hilarion kalesi, aslında biraz onu ve biraz daha kendimi anlatmaya geldim. buraya gelip yerimi ilk bulduğumda karşılaştığım manzara. dört tarafı deniz olan bir yerde bir dağ manzarasına karşı uyanıyor olmamın güzelliğiydi o kale. her yeni günü onunla karşılıyor, her uykuya onunla dalıyordum. o zamanlar farkında değilmişim, yıldızlarla konuştuklarıma kulak misafiri olan biri daha varmış. genellikle manzara dağın en tepesindeki kalenin bulutlar arasından hayal meyal görünmesi ve yanan sarı ışıklarının bulutları kendi rengine bürümesidir. o an aklından tek bir senaryo geçer: “orada kötü bir cadı yaşıyor, birazdan bir süpürgenin üzerinde belirecek…” gerçekten bir efsane der ki; o kalenin sahibi, güzel olduğu kadar kötü bir kraliçeymiş. kalenin yapımında görev alan işçilerin dinlenmesine izin vermeyecek kadar zalim bu kraliçe, kalenin yapımı tamamlandıktan sonra içindeki gizli odaların bilinmemesi için asker ve işçileri birer birer penceresinden kayalıklara atmış. kalede kuzey batıya bakan bu süslü pencerenin adına “kraliçe penceresi” denirmiş. (cassiopeianın anlamı aklıma geldiğinde, gülümsüyordum) bir başka efsane de kraliçenin çirkin ama oldukça büyüleyici kaval çalan bir çobana aşık olduğunu anlatır. kraliçenin bu çobandan bir kızı olur, kraliçe kızını bu kalede büyütür ama kızın bu kaleden çıkması yasaktır. bir gün kaleden kaçar, ormanda gezinirken bu çobanı görür ve aşık olur. geri dönüp kraliçeye bu çobanı anlattığında kraliçe, kendini penceresinden kayalıklara atar. evimin olduğu yer, eski adıyla templos için anlatılan başka bir efsanede de bu köyün girne kalesi ve hilarion kalesi; kuzey denizi ve beşparmak dağları arasında bir köprü olduğu yer alırmış, girne’nin herhangi başka bir yeri değil, tam burası. ve templos, adını tapınak şovalyelerinden alırmış. aylar önce, o kaleye gittiğimde saatin geç olup artık kapanacak olması dışında hiçbir şey beni oradan çıkaramazdı sanırım. bir ağaçtım ya hani, sanki köklerim attığım her adımda oraya tutunuyor gibiydi. bu üç efsaneyi anlatıyorum şimdi: sanki önceki hayatımda o kraliçeydim. içimdeki tüm kötülükleri o kaleye hapsedip, bambaşka bir zamanda, bambaşka bir yerde, bambaşka bir hayata tamamen bambaşka biri olarak doğdum: kraliçenin aksine çirkin ve iyi biri olarak. sanki beni orada tutan şey, kraliçenin yaptırdığı gizli odalar gibi, kendi içimdeki gizli yerleri keşfetmek isteğimdi. belki biraz da kötü yanlarımı istiyordum. o pencereden uçsuz bucaksız akdeniz’e bakarken, yüzyıllar önce o pencereden tam karşıda bulunan cassiopeia’yı izlediğimi anımsadım. belki yarım yıldır, o’na kendi ismiyle sesleniyorum. sanki yaşadığım ve yaşayacağım bu kadar büyük bir aşkın bana cezasının, onun babasız büyümesi olacağı düşünceleri var kafamda, nedeni hakkında hiçbir düşüncem yok. bu yüzden ikinci efsaneyle birlikte o pencereden, kayalıklara atlama isteği doğmuştu içimde. ve belki onlarca ev bakıp, bir kaçında kaporadan dönmeme rağmen, üç yıldır evimden taşınamamış olmamın nedeni de üçüncü efsanedir, kim bilir. hep kendimi bulduğumu söylediğim bu küçücük yere gelirken, her seferinde ardımda birilerini veya bir şeyleri bırakmış olma üzüntüsünü biraz daha az yaşıyorum. her seferinde biraz daha özlem ve sevinçle ilk adımımı atıyorum. her şeyden ve herkesten biraz daha kendime kaçıyorum, kendi içime. peki ne var orada? aslında neden düşünüyorum bilmiyorum. düşünmek saçma. en güzeli, düşmek çünkü. nitekim sadece düşüşümü hayal ediyorum havada her seferinde. hem heyecanlandırıyor hem de rahatlatıyor beni. düşmek çok büyülü bir eylem. rüyadan düşerek uyanırız. uyku ile uyanıklık arasına dalarken de düşme hissi yaşar hatta irkiliriz. insan ırkı için cennetten düşmüş der kutsal kitaplar ve ironiktir şeytan da bir düşmüş melektir... düşmek aslında bırakışı simgeler. kendini bırakış. kendinden vazgeçiş. artık kontrol etmeye çalışan değilsindir düşerken. kontrol yer çekimindedir. sen sadece bırakırsın. düşerken kendinden geçerken aslında hızla kendine varırsın. bu bırakış hali; varoluşa giden bir yok oluş halidir. o nedenle düştük ve var olduk. oysa düşünce kendimizi kaybettik, yani yok olduk ve tekrar tekrar düşerek kendimize tekrar ulaşmaya çalışıyoruz... o nedenle olacak ki hilarion kalesine atfedilen efsanelerde hep düşüş var. kaleden düşen askerler, kaleden düşen kraliçeler... bir tek babasına aşık olan o kız düşmüyor ilginçtir. kız en yakınlarını, sevdiklerini kaybediyor. bir başka oedipus hezeyanı aslında hikaye... ebeveyn ile çocuk arasındaki çatışma var. ama ne olursa olsun düşüş daim... düşüyoruz... derler ki her düşüşün bir dip noktası vardır ve aniden yükselişe geçilir... dibi görmeyi umut bile etmiyorum artık. kendimi bıraktım. tapınak şövalyelerinin olayı kadere hükmetme idi... kadere yön verebileceklerine inanıyorlardı. çünkü mottoları şuydu: "hiç bir şey gerçek değildir. her şey mümkündür." gerçeğin olmadığı bir illüzyonun içerisinde her şeyi yapmak/yaratmak mümkündü. o nedenle tüm tapınak şövalyesi efsaneleri içindeki potansiyeli ortaya çıkarmak üzerinedi... peki hilarion kalesinin kötü kraliçesinin potansiyeli neydi? dışındaki güzelliğe karşın içindeki kötülüğü ortaya çıkardı çünkü potansiyelinde bu vardı. baskılamadı. düştü. tüm bu efsanelerden en iyi çıkan aslında içindeki sevgiyi baskılamadan, kim olduğuna bakmadan seven o kızdır.
Kasım 2015,
geçmişten gelen kelimeler demeti


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder